2 Eyl 2014

Konyak, Kitap ve Kahve

Tenha bir eylül bahçesinde
Bir bardak konyak, kitap ve kahve
Otururken dalmış kendi kendime,
Güz rüzgârı geçiyor kitabımın içinden
Ot kokan nefesiyle.

Hızla çevirerek sayfalarını
Savuruyor bütün harfleri
Gözlerimin önünde,
Koparıp kimbilir hangi sözlerden
İrili ufaklı belki binlerce.

Telâşla kapatıyorum kapağını kitabın
Bastırıp üstüne elimle.
Bakıyorum herşey yerliyerinde;
Tenha bir eylül bahçesinde
Bir bardak konyak, kitap ve kahve.


-Metin Altıok

31 Tem 2014

Hercahil

Kasvetli, mistik, baklava çoraplı, soba dumanlı dönemlerdi…

Bakırköy/ Osmaniye’deki ev, odam. Legolarla yol yapıyorum küçük arabalara. Halı-serin üstünde yıkılıyor bazı Legolar; beni uğraştıran bu…

İçimde bir enerji velakin bunu fiiliyata dökmek adına bir de üşengeçlik var. Çenem dizimde, arada da yere yatıyorum. Ev sıcak, kış. Hava erken kararmış.

Arkamı dönüp odanın kapısını kolluyorum, içeriden gelen takırtılara göre annem mutfakta yemek yapıyor. Duyamayacağı şekilde giriyorum şarkıya: “Yine gözüm yollarda neredesin / Gündüzüm gece oldu kederdeyim…”

Çelik’in şarkısı. Acayip bir şekilde içimi karartıyor, söylerken bir garip oluyorum fakat söylemekten kendimi alamıyorum. Kuaförün önünde oturmuş, çatal-limonata ikilisini bilmem-kaçıncı kez tüketirken duydum. İçerideki manikürcü kadın pek severek eşlik ediyordu… O sevdiği için mi şarkıdan utanıyorum, yoksa şarkı bana arabesk mi geliyor bilmiyorum.

Üstelik şarkıyı Ahmet Kaya makamından okuyorum. Ahmet Kaya dinlemek pek hayra alamet değil! Üstüne üstlük onu henüz dinlerken bile tüylerim diken diken oluyor ve bu, onu beğenmemden filan kaynaklanmıyor; söyleyiş tarzı bir garip!

Sülalemiz de Ahmet Kaya konusunda ikiye bölünmüş durumda. Amcam dinliyor mesela… Mütemadiyen resmini çizdiğim televizyon dolabının altında kasetleri var. “Dinlemiyorum!” diyen var, oynamak için oturma odasına gittiğimde Ahmet Kaya kaseti görüyorum. İkircikli bir husus velhasıl…

Bu gizli kapaklı mırıldanışın nihayetinde nakarata varıyorum: “Gel yârim ol / Sevdalım ol / Sultanım ol/ Fermanım ol/ Dertlerimin dermanı ol/ Hercahil”

Kuaför dönüşü annemin elini tutmuş, aklıma taze takılmış şarkıyı mırıldanırken de böyle söyledim. “Oğlum hercahil değil hercai” dedi. Hercai’yi beğenmedim. Hercai neydi ki? Her sözcüğünü bir yerlerden duymuş bulunduğum bu şarkının en kritik noktasında bilmediğim bir sözcüğün ne işi vardı? Anlamını sormayı düşünürken sokağın köşesini döndük. Apartmanın karşısındaki pazar yeri inşaatını görünce şarkı aklımdan çıktı. Sülalemiz bu inşaat mevzuunda da ikiye bölünmüştü.

İşte, odamda, tüylerimi diken diken eden şarkıyı, tüylerimi diken diken eden bir yorumla, üstelik “Hercahil” diye söylüyorum. Tüylerim o kadar diken diken oluyor ki, gözlerim yaşarıyor, titreme geliyor. Derhal kalkıyorum. Koridordaki topu önüme katıp bağıra bağıra salona doğru koşuyorum “Uche Uche! Kemalettin, pası Aykut bir çalım Aykut ve GOOOL!” Koltuğa zımbalıyorum plastik topu. Sustuğum an mutfaktaki radyoyu işitiyorum: “Yine gözüm yollarda neredesin…”

1 Haz 2014

Bu Taraf

            Otoparktaki kulübe boştu. Bir müddet bekledik. Kimse gelmedi. “Gidip bir sorayım” dedi babam. Jandarmalardan birine yöneldi. “Birazdan gelecekmiş.” Kimse gelmedi.

Arabadan tekrar çıktı ve tekrar sordu. “Kantine gitmiş herhalde.” Şoför mahalline oturduğu an gözüktü görevli. Gereksiz bir neşe vardı üzerinde ve fosforlu, lacivert bir yelek. “Abi bi çay alalım dedik de…” Elindeki plastik bardağa bakılırsa doğruydu söylediği. “He, biz buranın kuralını bilmediğimiz için!...” Takındı babam yabancı topraklardaki saf ve masumane tavrını.

Bomboş otoparka arabayı bırakıp, demir kapıya yürüdük. Kimlik kontrolü. Yüzüne pasaport uzatınca afalladı jandarma. “Kimliği bulamadım da…” Karşısında duran şeyin bir pasaport olduğu ile bunu açıklayan cümlemi muhtemelen aynı anda idrak etti beyni. “Sabah sabah bu ne gereksiz bürokrasi” tümcesini tek sözcükle tonlayabildi; “Geç.”

            Bir köy okulunun bahçesi gibiydi burası. Alelade, tek katlı bir devlet binası. Merdivenleri çıktık, iki kanatlı cam kapı ardında kadar açıktı, girdik. Rutubet kokusu, yerler gri-mermer. Sağ tarafta dandik, ahşap kaplama olduğuna kendisi dahi inanmayan bir banko. Bankonun üzerinde tavana dek küçük “pimapen” pencereler. Bazı pencerelerin üzerinde, birçok kâğıtlar… Bankonun ardında oturan üç cezaevi memuru. Henüz kafamı diğer taraflara çeviremeden, bir cep telefonu uzattı; saçı aylar önce sarıya boyanmış, cart pembe hırkalı kadın. “Abi şu numarayı çevirir misin?” Pencerelerden birine asılı kâğıdı gösteriyordu. “Tabi.” Tuş kilidiyle açmaya çalıştı. Kilit sembolüne bastırdıkça, telefonun ekranı morarıyor, parmağının rengi açılıyordu. Ben de bu cebelleşme sırasında kilidin “kaydırılarak” açıldığını anladım açıkçası. “Kaydırıcaksınız sanırım.” Numarayı çevirdim ve kadın bahçeye çıktı.

            Sol tarafta da banko-pencere kompozisyonu sürüyordu. Üç ayrı bölüm vardı: Eşya bırakma, kantine para yatırma ve kantin –tek ve ufacık pencere-. Karşılıklı banko-pencere israfından itibaren, yine sol tarafta üç duvarlı bir girinti; bu üç duvar silme küçük-anahtarlı dolap. Girintinin yanında; önünde bir memurun beklediği kapı. Bunların sağında, demin içeri girdiğimiz kapının karşısında koridorumsu bir salon, duvarlara dayanmış sırtsız-aralıksız banklar… Tam karşı duvarda iki tuvalet kapısı…

            Birçok kâğıtları incelemeye koyulduk. Ziyaret günleri, gerekli telefon numaraları, içeri girebilen hısımlar listesi… Listeye göre içeri giremiyordum. Halam çoktan sıra numaramızı almıştı. “Neyse giremezsem amcama söylersiniz, adımı yazdırsın. Haftaya girerim.” “Üç arkadaş” kontenjanından yararlanmayı umuyordum. Babaannem çoktan gidip banklara oturmuştu. Tüm kamusal alanlarda olduğu gibi, laflayabileceği birinin yanına… Sıramızı beklerken yaklaştı babam “Acaba buradakilerin de akrabaları suçlu mudur? Genetik midir?” Şakayla karışık suali galiba bizi kapsamıyordu. “Bilmem… Bazı suçlarda genetik yatkınlık oluyo, seri katillerde mesela.”

            Babam kantine –amcamın harcaması için- para yatırmaya karar verdi, bu sırada bizim sıramız geldi ve halam üç memurlu bankonun ufak penceresine kimliklerimizi uzattı. Babaannem ise yanında oturan kadına bir şeyler anlatıp, gözyaşlarını ıslak mendille siliyordu. Ortada, ortalarında ayaktaydım. Burayı algılamaya çalışıyordum.

            İşini bitiren babamla, isimlerimizi yazdıran halamın yanına dikildik. Memur da pasaportumu beğenmedi. “Ehliyet var?” “Ehliyet ver ehliyet.” “Açık görüş ne zaman acaba?” Araya girdi babam. “Şurda yazıyo!” dedi memur, pencerelerdeki kâğıtlar silsilesini işaret ederek. “Amcan mı?” “Evet.”

“Giremezsin!” diyecek sandım. Başka bir şey sormadı. Retina taraması yaptırmamız gerekiyordu. Kimliklerimizi kaydettikleri sırayla… Bankoya gömülü duran alet ve sandalye. Önce halam oturdu. Tahayyül ettiğim kadar teknolojik değildi. Aletin kamerasına bakıyordunuz, tepesinde “yeşil olması gereken” bir lamba ve aletten gelen komutlar… “Yaklaşın.” Yeşil ışık ve deklanşör sesi.

Halam bu sınavı hemen geçti. Sıra babaannemdeydi. Sandalyeye oturdu, kameraya eğildi, eğildi ve eğildi. “Düşüceksin be!” Tuttu omuzlarından babaannemi, teknoloji ile arasındaki köprü olan halam. Sonra babam ve ben de oturduk. Aslında kimliği verme sırasına göre önce benim oturmam gerekiyordu.

Babaannem geri döndü deminki kadının yanına. Halam ve ben de iliştik. Babaannem dert yanmayı sürdürüyordu. Bizi içeri almalarını bekliyorduk. Yirmi mahkûmun yakınlarını aynı anda alıyorlarmış, ziyaretteki diğer grup çıkınca…

Benim yanıma da bir kadın oturdu. Kadının önüne, genç bir kız dikildi. Halam bu sırada bir şeyler soruyordu bana “Senin ev ne oldu? Sattı mı ev sahibi?” Yanımdakileri dinlemeye çalışıyordum. İlgisiz yanıtlar verip sohbete kulak kesildim. “Benimki Kartal’daydı. Çok kötüydü orası. Dört hafta önce buraya geçti. Şimdi çok memnun. Orası kötüymüş. Sizinki neden girdi?” Ayakta dikilen kız, meğer eşiymiş birinin. Abisini filan içerde sanmıştım. “Bi tane tekel bayiini üç kişi soymuş, benimki de o sırada sigara alıyomuş. Kamera kayıtları var ama… Temyize gitti üç kere davası. Yine gitti işte, bekliyoruz. Sizinki?” diye sordu söylediğine inanmadığım için vicdan azabı duyduğum kadın. “Bilişim suçundan girdi.” dedi ve detay vermedi dikilen. Örtülü bir grup terapisiydi bu bekleyiş, mahkûm yakınları arasında… Fazladan bilgi yoktu, kimse tam olarak birbirini dinlemiyordu. Diyaloglar çarçabuk sona eriyordu.

Eşya bırakma bankosuna kıyafetler bırakan kadına takıldı gözüm. Bembeyaz giyinmiş, simsiyah makyaj yapmıştı. En azından bu rutubetli, devlet kokan müştemilat için pek güzeldi. Neden bu denli süslenmişti? Neden buradaydı sevgilisi yahut eşi?

Biraz daha bekledik. Önünde memur olan kapıdan mahkûm yakınları gelmeye başladı. “Bizi alıcaklar şimdi. Saatinizi, cüzdanınızı filan verin.” Halam ayağa kalktı. Ufak bir poşete doldurduk malvarlığımızı. Bir memur, içeri gireceklerin isimlerini okumaya başladı. Her gruba bir dolap anahtarı verdi. Eşyaları koyduk, dolabı kilitledik ve az önce insanların geldiği kapıdan girdik.

Gereksiz bir boşluk vardı kapının ardında, bu boş salon, binadan çıkılan kapıya açılıyordu. Çıktık. Arkadaki binaya yürüyorduk. İki binanın arasında koca-demir kapılar, çevrede tepesi dikenli tellerle dolu yüksek duvarlar. Boş avludan, arkadaki binaya geçtik.

Bir x-ray cihazı. Ayakkabı-kemer çıkarma faslı. “Aa! Saatimi kolumda unutmuşum.” Böylesi durumlarda, hata yapma görevini benden devralan babam. “Ben dolaba bırakıp geliyim.” dedi halam ve önceki binadaki dolaba doğru koşmaya başladı. Çok kalabalıktı. X-ray’i geçince, sağda retina taramasıyla çalışan bir turnike, x-ray’in devamında ise kadınların üst araması için yapılan paravanlar…

Pek tabi sıraya girilmedi ve retina taraması başladı. Yaşlılar, kadınlar. Araya kaynamaya çalışan bir herife pek kıl oldu memur. Sona bıraktı. Babaannem geçti, sıra bana geldi. Alet gözümü taramadı. “Sen bekle” dedi memur. Herkes geçti. Kıl herif ve ben sona kaldık. Alet, ikimizin de gözünü tanıyamadı. “Siz tekrar nizamiyeye gidin.” Burası, önceki binada gözümüzü tarattığımız yer olmalıydı. “Ben gelicem şimdi.” diye bağırdım turnikenin ardında duran babamlara ve kıl herifle nizamiyeye depar attık.

Pürtelaş her şeyi tekrar yaptım, turnikeyi geçtim. Uzun bir koridor, koridorun sonunda, bankta oturuyordu bizimkiler. “Ne bekliyosunuz?” “Birazdan geliceklermiş, bizimki 9 numaraya gelicekmiş.” Bankın karşısında bir kapı varmış meğer, görüşme içeride…

Bilindik bir kapalı görüş ortamı… On dört adet banko, aralarında duvarlar. Bankonun iki tarafında çakılı iki tabure, arada cam. Biz daha kalabalıktık, diğer yakınlara nazaran. Bizimkiler banktan kalktı, görüşme salonunda duran tek banka oturdular.

Herkes bekliyordu kendi yakınını. Cam. İlk kez o zaman anladım: Amcam camın ardındaydı. Geçemiyordu bu tarafa. Salonda yorucu bir enerji vardı. Herkeste heyecan. “Gelicekler şimdi!!!” Haykırıyordu yanımdaki kadın. Bir yunus gösterisindeydik sanki… Bir okuma bayramında veya… Camın ardı suyla doluydu. Yunuslar gelecekti… Alkışlayacaktık… Hınca hınç… “Bu taraftan gelecekler!!” Sol tarafı gösteriyordu başka biri, birinci bankonun ardını. Geri çekilince; yani bizimkilerin oturduğu banktan görülüyordu bütün camlar. “Önce ben konuşayım.” dedi babam.

“Geliyorlar!!!” Gözüktü amcam. Henüz birinci bankonun ardından görmüştü bizi. Oturdu 9 numaraya. Babam da karşısına. Telefonları aldılar. Halam ve ben de yanına dikildik babamın. El sallaştık gülerek. Bizi gördüğü için mutluydu amcam. “Bu tarafa” geçemediği için mutsuzdu. “Bu taraf” eğdi kafasını amcamın. Fazla duygu… Halamla bana bakamadı bir süre. Babamla konuştukları duyulmuyordu. Salonda bütün gürültüler birbirine karışıyordu. Halam beni çekti kolumdan. “Gel biz uzağa gidelim.” “Neden?” “Belki biz dinlemezsek babana anlatır…”

Babamla bir şeyler konuştular. Soldan sağa kayıyordu amcamın gözleri, hüzünlü bir kör misali. Gözlerim doldu, arkamı dönüp soğuk duvarlara baktım. Bankta oturan babaannemin de gözleri doluydu, yanımda duran halamın da.

Babam kalktı biraz sonra. “Sen otur.” dedim halama. Halam oturdu, yanına dikildim. Tekrar el sallaştık amcamla. Gülerek. Halam telefonu aldı ve seslendi her zamanki gibi amcama “Loş’um.” Duyar duymaz, ablasının en sevdiği eşyasını kırmış gibi baktı halamın gözlerine amcam. Başını önüne eğdi ve ağlamaya başladı. Halam da… Tekrar gözlerim doldu. Uzaklaştım. Fark ettim ki, babamın da gözleri ıslak. Hayatında ilk kez... Döndüm gözlerim kuruyunca. “Ne yapıyorsun? Bir şey lazım mı? Üşüyor musun?” soruyordu halam.

Kalktı. Ben oturdum, telefonu aldım. “Amca!” “N’aber B.?” “İyiyim amca sen?” “İyiyim. Görüyor musun ya? Saçma sapan düştük buraya. Yıllar önce ödenmemiş bir borç vardı… Sen ne yaptın?” “İyi işte… Aynı. Uğraşıyoruz.” “T. N’apıyor?” “İyi o da, sınavları var işte, onlarla uğraşıyo. Oyun oynuyo bütün gün bilgisayar da. Okulu var diye gelmedi.” “He, yok yahu okulu var gelmesin zaten. Gördün mü hakem nası vermedi penaltımızı?” “Sorma ya, sen izleyebiliyor musun maçları?” “Var televizyon, maçları veriyor izliyoruz. Karadayı’yı izliyolar, Medcezir’i izliyolar… Ben de bakıyorum. Onun dışında hep vurdulu-kırdılı şeyler açıyolar.” “Bi şey lazım mı amca? Lazımsa getireyim?” “Yok yok sağol. Eşya getirdi şey…” “Getiririm yahu, araba var bir şey olmaz.” Eğildi öne doğru amcam: “Çok soğuk oluyo B.. İki tane iç donu, iki tane yünlü üst içlik. Bi tane kalın eşofman. Bi tane de böyle kapşonlu üst kalın.” Eliyle kapşonu tasvirinden belliydi çok üşüdüğü. “Yerde yatıyorum. Çok soğuk oluyor gece. Kalorifer de küçücük.” “Tamam amca ben getiririm merak etme.” “Acele etme ama. Haftaya getirirsin.” “Ya yarın getiririm bir şey olmaz.” “Yok yok haftaya gelirken getir, o kadar yolu tepme boşuna.” “Bir şey olmaz amca ya… Arkadaş edindin mi? Neler yapıyosun?” “Edindim, iki-üç tane iyi çocuk var. Onlarla konuşuyoruz. Gazete okuyorum. İşte televizyona bakıyorum arada.” “İyi bari var televizyon filan.” “Var, bizim iki katlı hücre. Alt kat oturma yeri, üst katta yataklar var. Ama 10 kişilik yerde 24 kişi kalıyoruz. Uyuyamıyorum bir de. Gece horlayanlar çok, gündüz de namaz kılanlar vs. oluyor, gürültülü…”

Bir süre sohbet ettik ve vedalaştık. Babam “Dur ben bi şey söyliycem!” deyip aldı telefonu. Babaannem uzaktan, oturduğu banktan bakıyordu hala. Az sonra tek cümle söyleyecekti ve amcam kalkıp gidecekti hışımla…

23 Nis 2014

306

Bir şarkı var
Jaluzilerin, trenlerin, rüzgarın
İçinde
Uzakların

Toz ve toprak ve ahşap gıcırtılar
Sal duruyor karaya
Buna rağmen başım ağrıyor
Bir kahve, sigara
Dallar
Göğsüme batıyor

Bir kaçış
İçimi kundaklıyor

Güneş
İşe yaramıyor
Gölgeler var
Ve rüzgar

Otel kokuyor
Halı-ser
Uçuşan peçeteler
İzleri yok
Sadece kokuyor
Oteller ne kokuyor?

Bütün delilleri siliyor
Yalnız kadınlar
Başka hayatların iştirakçıları

Yol gözükmüyor buradan
Deniz yok
Güneş bana yaramıyor
Hiçbir şey gözükmüyor
Buna rağmen başım ağrıyor
Başaklar yalnızca
Dallar
Kendimi görüyorum
Dikkatli bakınca
Yüzünden
Yalnız kadınların

Bir şarkı var
Gözlerim
Gece oluyor
Doluyor

Yoksa

9 Nis 2014

Zürafa Sokak

            Taksim’de buluştuk, Nevizade’de içiyoruz. Ben de adi bir bulaşık süngeri kadar içebiliyorum en azından o zamanlar… Dört kişiyiz, dandik bir mekanın en üst katındayız. Galiba üç tane biraver götürdük. Hem hızlı gidiyoruz hem hava sıcak. Son biraverde sağlamından serildik.

            Nereden geldi bilmiyorum konu, Cem başladı. “Abi B, bulsana oğlum arasana şeyi, ayarlasın bize gidelim ya.” Bu pezevenk pezevenkliği mesleği, o an üzerime nereden yapıştı bilmiyorum. Önce sabırla “Olmaz” dedim, birazdan ayılır diye. Sonra oturduğumuz masadaki yastıkları tek tek aşağı-boşluğa bir yerlere fırlatan Talha da konuya dahil oldu. “Abi gidelim gidelim…”

            Kurtulamayacaktım. “Tamam lan Zürafa Sokak’a gidelim. Yerini biliyorum.” Aslında yerini tam bilmiyordum da, Ferhan Şensoy’un otobiyografilerinden biri; Kalemimin Sapını Gülle Donattım kitabından kestiriyordum.

            Bunlar konuya odaklanınca tabi kimse içmeye devam etmedi. Hesabı ödeyip kalktık. Galata’ya dek geldik. Belki ayılırlar da akılları başlarına gelir diye, “Bir kahve içelim şurada” dedim. Kulenin yanında bir yere çöktük. Cem yarı ayıldı. Talha hala sarhoş... Anıl zaten baştan beri tedirgin, her zamanki hali…

            Elektrikçilerin filan olduğu sokağa geldik, bir dükkâna girip yeri sordu Cem. “Bilmiyorum” dedi adam. Cem çıkışta yapıştırdı tabi okkalıyı. Başka bir esnaf tarif etti. Başladık dar ara sokaktan aşağı yürümeye. Kapının önüne geldik. Cezaevi kapısı misali demir bir kapı, arkasında polis var, içeri eşya sokmak yasak. Cem’in kafası artık adrenalinden midir, yerine geldi. “Ben girmem” dedi. Ben de girmeyecektim zaten. “İyi" dedim, "Biz bekleyelim. Bunlar girsin biz eşyalarını da alırız hem, emanetçiye bırakmamış oluruz.”

            Talha ve Anıl eşyalarını verdi bize. Telefonları da bizdeydi, bu yüzden çıktıklarında orada olmamız gerekiyordu. Anıl’ın “Abi bunu kaydetmezler dimi içeri girdiğimizi? Sonra rezil oluruz.” Benzeri sonsuz soruları eşliğinde kimlik kontrolü yaptırıp sokağa daldılar. “Bir bakıp” çıkacaklardı, fuhuş edeceklerse çıkıp bize haber vereceklerdi.

            Bekliyorduk. Cem, “Ben girmem abi, şuraya bak” diyordu, her şeyi kendisi başlatmamış gibi. 2-3 dakika sonra çıktılar. Anıl heyecanla nefes-alıp veriyordu. Cem hemen başlattı sağanağı “Nasıl abi? Güzel karılar var mı? Temiz mi?”

            “Oğlum karılar çok çirkin ya, ama bir tane gözüme kestirdim.” Talha idi güvercinimiz. “B. gel lan biz de girelim. Oğlum yapmayız lan bir görelim. Belki öykülerinde, şiirlerinde filan kullanırsın ileride lan, gözlem yap” Cem başladı ısrara. Kısa bir ısrar sürecinin ardından eşyalarımızı bıraktık Talha ve travmanın halen etkisinde olan Anıl’a.

            Kimlik kontrolü. Sokak. Zürafa’nın içeri doğru kıvrılan, açık bir “V” gibi yapısı var, yanlış hatırlamıyorsam. Yani başından bakınca, genelev-ler gözükmüyor. V’nin ortasına gelince başlıyor her şey. Ve ortada, ilk gördüğümüz, jartiyerli, en azından 55 yaşında bir kadın oldu. Dikiş dikiyordu, yakın gözlükleri vardı. Bu dükkân-genelevden sonra, sokağın ortasında, sağda bir büfe vardı sürüyle şey satılan. Onun devamında, devamında dediysem 2-3 metre arkasında, solda ise 2-3 dükkân ya da her neyse daha. Asıl kalabalık olan yer burası idi. Jartiyerli kadın doluydu her yer. Tabi ayık Cem ve ben mülayim, yabani tipler olarak belden yukarıya baktık, hatta doğrudan kafamızı önümüze ve yere çevirdik. Bu utançla yere bakarak, hiçbir açık dükkan olmayan yere, sokağın çıkmazına geldik, bunu fark eden bir kadın laf attı bana “Yere bakma genç, toprak çeker.” Sokağın sonunu fark edip nizami bir şekilde ters yöne döndük. Tekrar önlerinden geçecektik yani. “Gençler gençler…” talibimiz epey vardı. “Grup yapalım mı gençler” dedi biri hatta. “Yok ya, biz onun için gelmedik” diye bir şeyler eveledi Cem. Bunu ileride gülerek anlatacaktı daima “Neye geldik sanki elektrikçi miyiz?!”

            Sokaktan çıktık. “Abi iğrenç ya içerisi” Cem iyice ayılmıştı. “Ben yapıcam lan.” Diyordu Talha lakin parası yoktu. Benden 100 Lira aldı. “Zaten 35 Lira vizite, ben sana en az 50’sini getiririm oğlum. Borç lan, veririm sonra geri kalanı da.”

            Biz tekrar eşyaları aldık ve beklemeye başladık. Yine Anıl ve Talha içeri girdi. Beş dakika sonra içtiğimiz biraların artıkları, vücudumuzdan çıkmak istedi. Tuvalet aşağıda, caddede vardı. Başladık Cem’le yürümeye. Kısacık sokakta dört tane tinerci para istedi, yapıştı, koşar-adım kurtulduk ve Bolulu Hasan Usta’dan 50 kuruşa bir su alıp tuvaletini kullandık. Artık oradan geri dönemezdik çünkü bu sefer kesin soyulurduk. “Ne yapsak, ne yapsak…” “Hemen şu caddeden taksi tutup, üstten taraftan ulaşalım sokağa” demek ki pek de ayılamamıştık. Taksiye bindik, acayip trafik vardı. Birkaç dakika sonra telefonlardan biri çaldı “Neredesiniz amına koyayım ya. Salak mısınız siz? Abi taksiye binmişler ya. Aptal mısınız abi!” Anıl arıyordu, bir esnafın telefonunu kullanarak. Gidip durumu anlattık. Anıl korkunun bindirdiği saçma sözlerine devam ediyordu. Talha ise kalan 65 Lira’nın hepsini bahşiş olarak vermişti. Pezevenk pezevenkliği mesleğimden kurtulamamıştım. 100 Liram bir daha geri gelmedi. 

Aksiyonlu Maksiyonlu

   
        Un Prophete / Peygamber, bu güzel Fransız filmi, cezaevine düşen bir kimsesiz Fransız’ın, “her anlamda” (bu tabiri kullanmayı da hiç sevmem ya..) sıfırdan başlayan hikayesini anlatıyor.

            Kategorize etmek kolay değil. Biraz dram, biraz aksiyon, biraz mafya... Bazen yeni-yetme bir yönetmenin elinden çıkmış gibi amatör ruhlu ve cesur, bir Fransız filminden bekleyeceğiniz kadar sert ve çıplak, bazı kadrajlar Amerikan, birkaç karakter İtalyan…

            Ben sevdim. Yani ilginç bir şekilde kalbimde yer eden filmlerden olmadı belki ama buna çok yaklaştı. Dine, özellikle İslam’a farklı bir açıdan bakıyor ki, yabancı bir bakış değil, “içselleştirmiş” bir bakış. Ayrıca ırk konusunda, hiç de çaktırmadan “Ulan dibe inersek kimse aynı değil=Herkes aynı” düşüncesini güzelce veriyor. Temiz, sade, sert, çıplak ve tılsımlı; Fransız.

            Bu arada Tahar Rahim de, Fransa’da çekilen tüm güzel filmlerde oynayacak galiba.

Filmin Notu: 7.9


            25th Hour / 25. Saat, arşivime henüz girmişti ve aksiyon filmi ihtiyacım sonucu kendisine el attım. Belki de sırf bu yüzden hayal kırıklığı yaşadım. Çünkü kendisi bir aksiyon filmi değil. Edward Norton, ki en sevdiğim 10 aktör/aktris arasındadır; başrolde, bir gün sonra hapse girecek bir adamın son 24 saati anlatılıyor.

            Filmin pek popüler bir monolog sahnesi var. Ancak ben filme bir türlü giremedim. Samimi bulamadım. “Bir The Wolf of Wall Street değil” bu konuda lakin mekan-tempo sıkıntısı var. Öyle ki, bir dış mekan görünce görsel algım/yön algım şaştı. Ayrıca bazı mesajları fazla didaktik geldi. Zaten, Amerikan bağımsız filmlerinin bile büyük kısmının mesajları “Amerikan” ve didaktik. Sıkılmadım belki ama tavsiye etmem.

Filmin Notu: 6.9


            Aksiyonumsu filmlere değinmişken, bir de Göktuğ’nun tavsiye ettiğini söylemiştim; Heli var. Bir Meksika filmi. Oradaki uyuşturucu mafyası, polis yapılanmasını içeriden anlatıyor. Çok küçük ve güzel bir dünyayla beraber, karanlık ve sert dünyaya götürüyor bizi. Meksika’daki Volkswagen fabrikasında çalışan bir gencin başı türlü dertlere giriyor.

            Film aksiyon konusunda gayet doyurucu, harika bir açılış sahnesi ve gaddar birkaç sahnesi mevcut. Sadece karakterlerde biraz sorun var, daha üç boyutlu olabilirlerdi belki. Ayrıca filmi izlerken “Volkswagen fabrikasında çalışmak” kısmını, filmin diğer ögeleriyle karşılaştırmadım, şimdi düşününce araba fabrikasında çalışan adamların bisikletle işe yetişmeye çalışması dışında nasıl bir altyapısı var kafamda canlanmıyor.

            Gayet doyurucu bir film.


Filmin Notu: 7.6