Filim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Filim etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Nis 2014

Aksiyonlu Maksiyonlu

   
        Un Prophete / Peygamber, bu güzel Fransız filmi, cezaevine düşen bir kimsesiz Fransız’ın, “her anlamda” (bu tabiri kullanmayı da hiç sevmem ya..) sıfırdan başlayan hikayesini anlatıyor.

            Kategorize etmek kolay değil. Biraz dram, biraz aksiyon, biraz mafya... Bazen yeni-yetme bir yönetmenin elinden çıkmış gibi amatör ruhlu ve cesur, bir Fransız filminden bekleyeceğiniz kadar sert ve çıplak, bazı kadrajlar Amerikan, birkaç karakter İtalyan…

            Ben sevdim. Yani ilginç bir şekilde kalbimde yer eden filmlerden olmadı belki ama buna çok yaklaştı. Dine, özellikle İslam’a farklı bir açıdan bakıyor ki, yabancı bir bakış değil, “içselleştirmiş” bir bakış. Ayrıca ırk konusunda, hiç de çaktırmadan “Ulan dibe inersek kimse aynı değil=Herkes aynı” düşüncesini güzelce veriyor. Temiz, sade, sert, çıplak ve tılsımlı; Fransız.

            Bu arada Tahar Rahim de, Fransa’da çekilen tüm güzel filmlerde oynayacak galiba.

Filmin Notu: 7.9


            25th Hour / 25. Saat, arşivime henüz girmişti ve aksiyon filmi ihtiyacım sonucu kendisine el attım. Belki de sırf bu yüzden hayal kırıklığı yaşadım. Çünkü kendisi bir aksiyon filmi değil. Edward Norton, ki en sevdiğim 10 aktör/aktris arasındadır; başrolde, bir gün sonra hapse girecek bir adamın son 24 saati anlatılıyor.

            Filmin pek popüler bir monolog sahnesi var. Ancak ben filme bir türlü giremedim. Samimi bulamadım. “Bir The Wolf of Wall Street değil” bu konuda lakin mekan-tempo sıkıntısı var. Öyle ki, bir dış mekan görünce görsel algım/yön algım şaştı. Ayrıca bazı mesajları fazla didaktik geldi. Zaten, Amerikan bağımsız filmlerinin bile büyük kısmının mesajları “Amerikan” ve didaktik. Sıkılmadım belki ama tavsiye etmem.

Filmin Notu: 6.9


            Aksiyonumsu filmlere değinmişken, bir de Göktuğ’nun tavsiye ettiğini söylemiştim; Heli var. Bir Meksika filmi. Oradaki uyuşturucu mafyası, polis yapılanmasını içeriden anlatıyor. Çok küçük ve güzel bir dünyayla beraber, karanlık ve sert dünyaya götürüyor bizi. Meksika’daki Volkswagen fabrikasında çalışan bir gencin başı türlü dertlere giriyor.

            Film aksiyon konusunda gayet doyurucu, harika bir açılış sahnesi ve gaddar birkaç sahnesi mevcut. Sadece karakterlerde biraz sorun var, daha üç boyutlu olabilirlerdi belki. Ayrıca filmi izlerken “Volkswagen fabrikasında çalışmak” kısmını, filmin diğer ögeleriyle karşılaştırmadım, şimdi düşününce araba fabrikasında çalışan adamların bisikletle işe yetişmeye çalışması dışında nasıl bir altyapısı var kafamda canlanmıyor.

            Gayet doyurucu bir film.


Filmin Notu: 7.6

15 Mar 2014

Vasat ve İyiler


           Usame Bin Ladin’in yakalanışını anlatıyor Zero Dark Thirty. The Help’te pek beğendiğim Jessica Chastain, bu filmde de iyi fakat kadife bileklerinin hünerlerini dökmemiş ortaya. A Hurt Locker’dan milliyetçi olduğunu gayet iyi anladığımız Kathryn Bigelow yönetmiş bu filmi.

            Bigelow’un hangi konuları manipüle ettiğini anlayabilmek için iki Usame belgeseli izledim. Usame tarafındaki her şeyi manipüle etmiş. Buna yakalandığı operasyonun birçok detayı dahil, spoiler vermemek için anlatamıyorum. Lakin bu detaylara değin fikir vermek açısından; A.B.D. ordusunun ilk kez kullandığı bir askeri teçhizat var operasyon sırasında, bunun başına bir şey geliyor filmde, heh, gerçek operasyon sırasında da bir şey gelmiş ancak filmde anlatılandan farklı. Bigelow, A.B.D. ordusunun aptallıklarını böylesi makyajlarla kapatmış. Ayrıca altınız çizmeden geçemeyeceğim, Bin Ladin’in cesedi veya cesedinin fotoğrafı ortalarda yok. Filmde bunun manipüle edilmeye çalışılmasını anlayamadım.

            Bigelow olaya tamamen kendi tarafından bakmış. Karşı tarafın bakış açısına dair hiçbir emare yok. Usame, yüzde yüz kötü bir adam yani. Oysa izlediğim belgesellerden birinde, bir Sudan vatandaşı (sıradan vatandaş diyebiliriz), gördüğü en iyi insan olduğunu anlatıyordu Bin Ladin’in. Her şeyin merkezine “erkeklerin dünyasında ayakta kalan kadın” koyma tercihini komik buldum. Klişe. Bigelow bir Amerikalı’nın “Yabancı”, bir yabancının “Amerikalı” diyeceği kadrajlar kullanıyor. Müthiş oyunları vs. yok fakat kendi tarzı var. Temposu yüksek olmayan filmi götürmeyi ve güzel bir operasyon sahnesi çekmeyi başarmış. Velhasıl, daha evvel araştırmadıysanız Bin Ladin’in yakalanmasını, yine araştırmayın, öyle izleyin filmi. Yoksa her şey fazlasıyla göze batar. Dokümantasyon olarak izlenmesi mümkün değil.

Filmin Notu: 7.1


            The Descendants’ı izleyeli çok oldu açıkçası (Niye yazıyorum madem öyle? Bilemedim). Bir yerde rastlayınca keyif alınacak türden. Hawaii’de geçmesi filmi enteresan kılıyor. George Clooney kadar Shailene Woodley’e de beğendim ve tanışma fırsatı buldum. Filmin konusunu da şöyle anlatayım; George Clooney’nin iki kızı ve bir eşi var. Eşi bir kaza sonucu komaya giriyor. Clooney normalde kızlarıyla pek görüşemiyormuş işten-güçten, onlarla bağ kuruyor ve birkaç düğüm atıyor bu sırada senarist filme. Güzel, ama o küçük dünyayı pek büyütemiyor gözümüzde.

Filmin Notu: 7.4


            The Help’in çok güzel renkleri ve görüntüleri var. Belki “Konusu bu olan filmin bu kadar renkli olması iyi mi?” diye sorgulatabilirdi ama renkler öyle güzel ki aklıma bile gelmedi. Film 60’ların A.B.D.’sinde geçiyor. Başrolümüz, “hep aynı mı oynuyor”; Emma Stone. Stone, filmde bir gazeteci. Zenciler hala tam olarak köle olmaktan kurtulamamış, ikinci sınıf vatandaş durumundalar. Bu duruma katlanamayan Stone, tam da ortalığın karışık olduğu bir dönemde beyazların evlerinde temizlik görevlisi, bebek bakıcısı, aşçı gibi pek çok mesleği aynı anda edinen zenci kadınların anılarını kaleme almak istiyor.

            Filmde oyunculuklar çok iyi. Jessica Chastain ve Octavia Spencer (Oscar almış bu filmle) döktürmüş. En üst sınıf diyemem lakin sınıfın kapısını zorlamış.

Filmin Notu: 7.9


            The Wolf of Wallstreet. Büyük bir heyecanla gitmiştim filme. Bazı yerlerinde çok değişik geçişler kullanmış Scorsese. Gerçek bir hikayeden uyarlama. Taze olduğundan, konusunu anlatsam mı bilemedim. Neyse kısa geçeyim. Di Caprio’yu takım elbiseyle görmekten çok sıkıldığımı fark ettim. Bu yüzden Oscar ödülü almasını istemedim. Hatta Di Caprio gibi bir adamın “Aynı mı oynamış?” diye sorgulattığına şahit oldum. Aynı oynamıyor, fakat belli bir yere dek açılıyor. Filmin çok iddialı sahneleri var, üç saatlik bir karmaşa yahut şölen, bakış açısına göre değişir. Bana fazla “Amerikan Rüyası” geldi, filmin içine hiç giremedim. Filmden evvel Jagten, The Broken Circle Breakdown gibi Avrupa yapımı filmler izlemiştim, bu nedenle epey yavan geldi açıkçası. The Departed benzeri entrikaları daha çok beğeniyorum, filmde mütemadiyen para, uyuşturucu, küfür ve çıplak kadın izlemekten bana gına geldi. Seven de çok sever, bana hitap etmedi.

Filmin Notu: 7.3


            American Hustle, The Fighter ve Silver Linings Playbook gibi sağlam filmler çeken David Owen Russell yönetmen koltuğunda oturması, sağlam oyuncu kadrosu ile kendini epey bekletmişti. Çok sorunlu bir serim-düğüm geçişi var. Bir yerden sonra cılkı çıkıyor. Daha zeki şekilde kısaltılıp geçilebilirmiş. Bir de Russell, “Hem senaryosuyla, hem yönetmenliğimle efsane bir film çekeyim” diye düşünmüş sanki ancak vasatı aşamamış. Yani Tarantino’nun, Scorsese’nin elinden çıkan kült sahnelerin başarısız örnekleri vardı sanki. Üstelik oyunculuklar konusunda da umduğumu bulamadım. Tek “yaratıcı” diyebileceğim sahne, bir gece kulübü sahnesiydi ve Cidade de Deus’tan aparılmıştı. Filmde “sarı-turuncu-kırmızı” olan renk skalası tercihini ayrıca yorucu buldum. Kısaca hayal kırıklığıydı.

Filmin Notu: 6.8


            Son sahnesinde döktüren Tom Hanks hala aklımda, üzerinden birkaç ay geçmesine rağmen. The Wolf of Wallstreet veya American Hustle kadar iddialı bir Oscar adayı değildi. Yine de ben onlardan daha derli toplu buldum. Belki daha az beklentiyle izlediğimden, daha çok beğendim. Gerçek bir hikayenin uyarlaması Captain Phillips. Aksiyon tecrübesine sahip Paul Greengrass, kısıtlı mekana rağmen işin altından kalkmış. Heyecanlandırıyor, merak ettiriyor ve oyunculuklar çok iyi. Afrika açıklarında korsanlarca kaçırılan bir gemiyi anlatıyor.

Filmin Notu: 7.8

16 Oca 2014

Filmspor


Moneyball’u henüz izledim. Önceden fragmanını vs. izlemişliğim yoktu. Yalnızca sporla alakalı olduğunu biliyordum. Yani Amerikan futbolu mu beyzbol mu ondan da haberim yoktu.

Beyzbolmuş. Amerikan futbolunu Playoff’lardan itibaren fırsat buldukça izlerim. Beyzbol ise hiç baştan sona izlemediğim, birkaç kez gözümün takıldığı, kurallarını en az beş kez öğrenip unuttuğum bir spor.

En azından benim aklıma şöyle bir sual geldi film başladığı an: Beyzbol bilmiyorum, filmden bir şey anlayacak mıyım? Kendimi sanırım şöyle geçiştirdim: Anlarım herhalde. Film epey sükse yapmıştı, Oscar adayı filan olmuştu, Brad Pitt var; anlaşılır hale getirmişlerdir…

Film bir beyzbol sahnesiyle açılıyor. Oradan başroldeki Brad Pitt’e harika bir geçiş var. Beklemediğim bir sinematografiyle karşı karşıyayım. Derhal kapılıyorum rüzgara.

Aslında şu an bakınca, sinematografisi öyle güzel başka sahne var mıydı bilmiyorum. Ancak çok hızlı bir serim yaşıyoruz ve konsantrasyonumuz merakla birleşiyor: Ortada kötü, parasız bir takım var. Daha da kötüsü, en iyi üç oyuncusunu kaptırmak üzere. Pitt’in canlandırdığı Billy Beane takımın menajeri (genel menajeri demek daha doğru olur, sportif direktör, beyzbol direktörü… Yani koç değil). Bir çıkış yolu arıyor, yeni bir planlama yapması gerek… Buradan sonrası düğüm ve çözüm.

Gerçek bir hikayeden yola çıkan filmde beyzbol sahneleri tam ayarında arka planda kalmış. Öyle ki beyzbolsever biri sahneleri az bulabilir. Lakin Beane’in takımla uğraşması mütemadi. Yani saha dışındaki mücadeleyi görüyoruz. Yan konulara, yan taraflara pek ilişilmemiş. Zaten film uzun, süre el vermedi muhtemelen. Yine de dramatizasyon kısmı da gayet güzel kotarılmış, cümle net bir şekilde verilmiş. Konunun izin verdiği noktalarda geniş, değişik mekanlara ufaktan kaçılmış, yoksa yorucu da olabilirmiş.

Sonuç olarak, ortaya Amerikan Sineması’nın tüm profesyonelliğini döken, güzel bir iş çıkmış. Yine son dönem Amerikan Sineması’nın sevdiği şekilde, “biraz kaybeden, kaybedebilen, zaafları olan, sıradan gözükse de farklı” bir kazanan anlatılıyor. ABD’nin uzun yıllar toplum mühendisliğini televizyon ve sinema üzerinden yapmasından ötürü, yakın coğrafyadaki tüm insanlar gibi komplo teorileri üreterek bakıyorum Amerikan Sineması’na ne yazık ki. Yine de “propaganda”dan uzunca bahsedeceğim çokça film var izlediğim ve yazmadığım, oralara kalsın saçma komplolarım.

Şunu da ekleyeyim içimde kalmasın; bu tip filmler propaganda ürünü olsun/olmasın, inandırıcılığını uyandıkça yitiren kapitalizm rüyasını, eskiye göre farklı şekilde uzatıyor. Yani eskiden dipten gelenler, kazanıp “1 numara” olanlar vardı. Şimdi sisteme “farklı bakan”, kaybedebilen, her daim “1 numara” olamayan kazananlar var.


Filmin Notu: 8.3


Sporla ilgili bir film izleyince, kenara attığım The Damned United’a gitti aklım (Lanet Takım). Pek sevdiğim Brian Clough’un enteresan kitabının uyarlaması. Brian Clough İngiliz bir menajer, “teknik direktör” diye tanımladığımız… Futbol hayatı başarılarla dolu. Sıfırdan yaratma konusunda eline su dökebilen yok. Kariyerinde tek kötü macerası var; Leeds United’ın başında. Yalnızca 44 gün süren bir iş.

Clough salt başarıyla tasvirlenecek biri değil. Aynı zamanda kendini beğenmiş, ukala, “sivri” bir herif. Filmde hem Leeds United’daki başarısızlığı, hem de oraya gelene dek yaşadığı başarılar anlatılıyor. Şöyle dersem daha doğru olur: Filmin her yerinde Clough ve Leeds United var.

Film Moneyball’a göre 45 dakika kadar kısa. Futbol içinde hiç yok. Açıkçası bu benim açımdan hayal kırıklığı oldu. Clough karakterini idrak ediyoruz ama ne denli başarılı olduğu dahi iyi verilememiş kanımca. Neden süre uzatılmamış onu anlamadım. Her şeyin üzerine bir saat daha gidilebilirmiş. Bir buçuk saati geçmeme kuralı konmuş gibi duruyor bu haliyle. Belki bütçedendir… Clough’u Micheal Sheen oynuyor. Clough canlandırması çok zor bir karakter ancak bazen Sheen yapmacık duruyor. En azından Clough’ta da o hareket ve mimiklerin yapmacık durabildiği verilebilirdi. Filmin karanlık olması bir seçimdir, yine de futbol varken bol da yeşil renk beklerdim.

Sonuç olarak bu işe Moneyball kadar iyi kotarılmış diyemem. Bizzat kitapta filmi yukarı taşıyabilecek birçok şey anlatılıyor. Clough ve futbolseverler pek tabi izleyebilir.

Filmin Notu: 7.1 

14 Oca 2014

Üstünkörü Farhadi Yazısı

Ashgar Farhadi.

2012 yılında yabancı film Oscar’ını bir İran filmi aldığında ben şaşırmadım. Lakin Farhadi’nin ünlü ve uzun metraj bir filmi halihazırda bulunmaktaymış, onu izlemedim (şimdi adına bakıp hızımı kesmeye de üşeniyorum). Hiç izlemediğim adamın akademiden ödül alan filmini bir an önce izleyip, ayıbımı bir an önce kapatmak istedim.

Genel hatlarıyla Farhadi’yi anlatayım bilmeyenler için… Farhadi’nin filmleri, bizim için küçük, karakterler için büyük bir olayın etrafında dönüyor. Tabi izlerken olay artık bizim için de büyük hale geliyor ve isimlendirmediğimiz anları, hisleri öyle güzel yüzümüze vuruyor ki Farhadi, karakterlerden fazla endişelenir hale geliyoruz. Nasıl anlatsam… Babaannelerimizin film izlemesi misali… “Ah kızım, vah oğlum. Aptal herif?!”  Hikayenin müthiş bir kurgusu var mutlaka. Filmler neredeyse tamamen düğüm bölümünden oluşuyor. Bir yandan empati kurup harap oluyoruz, öbür yandan hikayenin devamını öyle-böyle merak etmiyoruz, diğer yandan sinemanın “görsellikle anlatma” düsturunu muhteşem uygulayan bir adamın eserini görüyoruz. “Görsel anlatı” kısmını Farhadi’den iyi yapan yönetmen açıkçası ben izlemedim.


Jodaeiye Nader az Simin / A Seperation / Bir Ayrılık Farhadi’nin Oscar alan filmi. Bu denli boyutu olan, insana bir şeyler katan, hümanist bir film bulmak zordur. Bana okuduğum birçok romandan fazla dokundu. Filmi izleyeli iki ay oldu sanırım. Hala sahneler aklıma geldikçe hislerim değişiyor. Düğüm demiştim… Düğümün ucunu bir yerden tutarsam ipler çözülebilir. O yüzden şöyle anlatayım: Nader ve Simin ayrılıyor ve ayrılıkları çözümlenemeyen olaylar getiriyor beraberinde. Ortada bir çocuk var, yatalak bir de dede var. Film, İran’ın sosyolojik yapısına da ayna tutan bir yapıt. Bu yüzden yetmiş yıl sonra bile izlenecek mutlaka. Kadın/erkek/zengin/fakir/genç/yaşlı… Herkes var… Farhadi’nin bakış açısına “objektif” desem bile sübjektif kalır, sanki karakterlerin, İran’ın çözümlemesini bir kuş tüyü gibi rüzgara bırakmış, her şey kendi kendine gelişmiş…

Filmi izlerken Farhadi’nin geniş açı az kullanması nedeniyle bir yorgunluğum oldu; İran’da film çekmenin kuralları varmış meğer, kafamıza göre etrafı gösteremezmişiz.

Filmin Notu: 9.7


Le Passe / Geçmiş, Farhadi’nin son filmi. Bu yıl Oscar adayı olacak koca bir terslik olmazsa. Farhadi’nin İran’da film çekmesi Bir Ayrılık’tan sonra yasaklandığı için (okudum lakin hatırlamıyorum, cezanın ucu hapse dayanıyor mu… Süresi çok uzundu o kalmış aklımda) Le Passe Fransa’da geçiyor. Filmde The Artist’ten tanıdığımız Berenice Bejo’nun varlığı ve üstün performansı, film için iyi mi olmuş kötü mü olmuş karar veremedim (Killing Them Softly’de Brad Pitt’in yer alması kadar düşündürmedi).

Geçmiş’te bir çift var, ayrılar ama henüz boşanmamışlar. Koca boşanma işlemleri için eşinin yanına geliyor, eşi bir hayat kurmuş ve yine ardından gelen o düğüm. Karakterler/ hikaye oranı Bir Ayrılık’a oranla ufak da olsa karakterden yana, Fransız dokusu yadsınmamış, artık sahne geçişlerinde-açılışlarında fotoğraflar da var (geniş açı).

İki filmi de çok sevdim ancak Bir Ayrılık’ın bugüne dek görmediğim bir yerin sosyolojisini tamamen servis etmesi, sanırım benim açımdan biraz daha ilgi çekici. Geçmiş ise müthiş kuvvetli bir sona sahip. Fransa’da geçtiği için renkler daha pastel haliyle. Bejo bir sahnede açık pencereden dışarı bakıyor, dışarıda yağmur yağıyor ve hafif titreten bir soğuk vardı sanki. O soğuk bana geçti gibi hissettim. Nedense kalmış aklımda.


Filmin Notu: 9.4

Bahsedeceğim altı film var henüz fakat bu yazıyı çok uzattım, sonraya bırakayım. Arada unuttuğum filmler/kitaplar da olmuştu blogu açtığımdan beri (Amour, Rules of Attraction filmleri aklıma gelenler), bu sefer not aldım, yavaş yavaş yazacağım.

19 Eki 2013

Yediğim İçtiğim Benim Olsun

Ne okuduklarımın, ne de izlediklerim hepsini hatırlıyorum. Ya da bana öyle geliyor. Neyse…

Alper Canıgüz’ün Oğullar ve Rencide Ruhlar isimli romanı 7.000 tavsiye barajını aştığı için okumaya koyuldum. Aslında daha çok, Kutay’ın Alper Kamu Cehennem Çiçeği kitabından harikulade bir pasaj okumasıyla bu kararı aldım. Çok eğlendim. Günümüz edebiyatının nadide örneklerinden; Oğullar ve Rencide Ruhlar.

İki kitap da, Alper Kamu isimli 5 yaşındaki detektifin çözmeye çalıştığı cinayetler üzerine. Oğullar ve Rencide Ruhlar, Cehennem Çiçeğine oranla daha akıcı. Lakin, Oğullar ve Rencide Ruhlar’ın kitabın geri kalanına çok ters bir bölümü var (her açıdan ters) ve orayı okurken oldukça yoruldum. Cehennem Çiçeği’nde ise, Alper Canıgüz kitaba başlarken biraz zorlanmış, önceki kitabın havasını yakalamak konusunda endişelenmiş gibiydi. Bu okurken zorlamasa da, garip. Yine de iki kitap da okuduktan sonra damakta kalıyor. Alper Kamu, ahde vefa örneği göstererek tıpkı ismini aldığı Albert Camus gibi intiharı da sorguluyor. Gerisini anlatmayayım çünkü keşfetmek ve okumak çok zevkli iki kitabı ve 5 yaşındaki düşünürümüzü.

Bu iki kitabı birer günde okumanın verdiği coşkuyla, Alper Canıgüz’ün tüm kitaplarını bitirmeye niyetlendim.  Gizliajans’ı okudum. İşsiz bir metin yazarının, bir reklam şirketinde çalışmaya başlaması üzerine başına gelen; tahmin edilmesi güç olayları anlatıyor. Diğer kitaplardan aldığım tadı bu kitaptan aldığımı söyleyemem. Bu yüzden tavsiye edemiyorum. Yine de gaza gelinirse okunabilir. Bu kitaptan sonra, diğer roman Tatlı Rüyalar’a başladım ancak Gizliajans’la gazım öyle kaçtı ki yarıda bıraktım. Elimdeki kitapları bitirince başlayacağım (acaba bunu dediğim kaç kitabı okuyorum sonra?).

Zen ve Motosiklet Bakım Sanatı’nı okuyorum. Bulduğum boşluklarda okuduğumdan, henüz bitiremedim. Portatif kitap olarak kullanıyorum yani… Epey ilgi çekici ama “portatif” sıfatı yüzünden evde hiç okumuyorum.

Yeraltından Notlar’ı Boyut Yayıncılık’tan almıştım ve çevirisini beğenmemiştim (Boyut’tan alıp da çevirisini beğendiğim kitap olmadı). Bu yüzden, Hasan Ali Yücel’in çevirisini aldım (İş Bankası Yayınları). Yine de İletişim Yayınları’nın çevirisini mi alsaydım hala emin değilim. Özellikle Rus yapıtlarının fevkalade kötü çevirileri olabiliyor. Ne yazık ki paraya kıymak lazım.

Yine hatırlamadığım kitaplar var sanki…

Heh, Sinema, Benim Memleketim kitabını okudum. Fatih Akın’la söyleşiler yer alıyor. Başta biyografik ve genel bir söyleşi var, ardından filmlerine geçiliyor. Fatih Akın sevenler zaten okumuştur-okuyacaktır. Gayet güzel. Söyleşi de iyi kırpılmış, yapılmış. Rahatça okunuyor. Hayata bakışı ve filmleri ile ilgili bolca şey öğreniliyor Fatih Akın’ın.

Buradan topu sinemaya atalım.

Zeki Demirkubuz’un Masumiyet ve Kader ikilemesini izledim. Kader’i önceden televizyonda izlemiştim. Masumiyet’i izledikten sonra  tekrar izledim. Masumiyet’te nedense biraz İtalyan, biraz soğuk, biraz farklı bir hava var. İki film de ayrı güzel. Kader’de Vildan Atasever’i yine çok beğendim. Bir de Masumiyet’te kullanılan kamera mı kötü acaba? Masumiyet’i izleyince, aslında Kader’in sonunu da neredeyse biliyor duruma geliyoruz. Masumiyet’in sonu ayrıca çarpıcı. Galiba önce Kader’i izlemek daha mantıklı. Kader’in hikayesi zaten Masumiyet’te Haluk Bilginer  tarafından malum tiratla anlatılıyor.

Wes Anderson, ismini oradan-buradan 2.000 kadar kez duyduğum bir yönetmendi. Fakat ben de kendisini ısrarla ihmal edip unuttum. İlk, Moonrise Kingdom filmini Kutay ile izledik. Burada her şeyi başa döndüreyim: Wes Anderson bağımsız bir yönetmen ve filmlerini masal misali teatral bir havada çekiyor genelde. Canlı, pastel renkler kullanıyor ve neredeyse her şey simetrik (Rushmore bu genellemeleri bozuyor). Moonrise Kingdom, izlediklerim içinde en sevdiğim Wes Anderson filmi oldu. Serim bölümü hafiften geç verildiği için hikayesini anlatmayı uygun bulmuyorum. Mutlaka Wes Anderson izlenmeli. Moonrise Kingdom da bu adamın külliyatına başlarken doğru bir tercih olur. Rushmore’u pek beğenmedim. The Royal Tenenbaums da pek hoştu. Her şeyi, bir benzetmeyle özetlemeye çalışayım: Anderson sinemanın Van Gogh’u.

Kill Bill serisini (iki filme seri denir mi acaba?) tekrar izledim. Nedense sevgim katlandı. Uma Thurman bu kadar harika (!?) gelmemişti gözüme. Sanırım Django’dan çok seviyorum Kill Bill serisini artık. Tarantino’nun bu filmde daha cesur denemeleri var ve filmin detayları daha ince. Yine de Pulp Fiction’ın yeri başkadır. Inglourious Basterds’ı da galiba Kill Bill kadar seviyorum.

Obrana I Zastita’yı izledik Filmekimi’nde. Yani, Yabancı. Hırvatistan-Bosna Hersek ortak yapımı bu filmi Göktuğ’la pek sevdik. Bir Tarkovsky kokusu almak mümkün filmden. Nuri Bilge’nin filmlerine de pekala benzetebiliriz. Her şeye yabancı kalan bir adamın hikayesini anlatıyor (tabi film duruma dayalı). Bu tip filmlerde olduğu gibi (genelleme yapmak ne kötü) ilham verici ve demlendikçe açılan tipten. Gayet güzel. Göktuğ Heli’yi de beğenmiş. Tavsiye ediyor.

Yine Göktuğ’la dün Gravity’yi izledik. Çocukluk aşklarımdan Sandra Bullock’u üç boyutlu görme fırsatına eriştim ve yılların yüzüne kondurduğu kırışıklıkları yakinen gördüm. Film 3 boyutlu. Uzayda geçmesi, uzayı 3 boyutlu görmek heyecan verici. Hikayenin klişe ve vasat yanları var. Çoğu üç boyutlu filmde olduğu üzere (Avatar dışındaki animasyonlar bir yana) konu ve senaryo, günümüzden çok 10-15 yıl öncesinin klişelerine dayanıyor. Yine de görsel kısmından dolayı görülebilir. 3 boyutlu izlenmezse hiçbir halta benzemez ama…



İzlediklerimden de unuttuklarım oldu. Bari artık not alayım şunları bilgisayarıma…

10 Tem 2013

Filim-Kitap

İzledim bir şeyler. Todo Sobre Mi Madre harikaydı. Almodovar klasiği. Bütün diyaloglarda ve sahnelerde muhakkak ters köşeye yattım. Bir süre sonra “bu sefer”li bir çekişmeye dönüştü. Yine yattım. Büyük zevkle. “Keşke kamera icat edilmeyeydi de roman yazaydın Almodovar” diye bela okudum arkasından.

The Hurt Locker iyiydi. 6 heykelciği var. O yıl karşısında ne vardı da bunu kaçırdım bilmiyorum. Karşısındakini kendisinden daha çok merak ettim. Yine de ara sıra senaryo formatı halinde önümden geçti sahneler ve diyaloglar. Telvesi boldu biraz.

Confessions Of A Dangerous Mind. George Clooney’in bakış açısı pek güzeldi. Drew Barrymore’yi en çok bu filmde beğenmem benim kazmalığım olabilir. Julia Roberts’in defansa gelmemesi dengeleri bozdu biraz (Roberts tercihini beğenmedim demek oluyor bu, ben de şimdi öğrendim).

Traffic. Bunu da erteleye erteleye 13 yıl gelmişim… Sıradan sayılabilir. Kurgusu iyi. Sevdiğim sıradan filmler listem var içimde. Orada kendisine yer bulabilir. Sevdiğim sıradan filmleri bayağı seviyorum yalnız. Bir ara listesini mi yapsam!? Gone In 60 Seconds ve Shooter çok fena kafaya oynar listede. Lakin bazı oyuncuların yer aldığı filmleri hiçbir zaman sıradan listesine sokamam. Öyle de bir handikap var (Kate Winslet, Cameron Diaz, Al Pacino, Heath Ledger).

Usual Suspects. Bu zamana dek izlemedim! Ne iyi yapmışım hâlbuki. “Seven çok sever, sevmeyen…” Nefret ettim, üstüne bir de gereksiz duygu kullanımı yapıp kin duydum.

Albert Camus’un bir kitabını okudum, kitap yanımda olmadığı için adını hatırlayamıyorum. Bu da ödev yapmamaya bahane uydurur gibi oldu. Neyse, “1. Kişiden anlatım var” diyeceğim de ayırt edici olacak mı bilemedim. Pek hoştu. İsmini yazının altına iliştiririm bir ara. Hollanda’da yaşıyordu kahramanımız.

İki ayrı Italo Calvino kitabı okumaya çalıştım ve yine başaramadım.

Franny ve Zooey’i de bitirdim bu arada. Çok ağır okudum çünkü anlatılanı canlandırmak zevkliydi ve bitmesin istedim.

Erken Kaybedenler’e değindim.

Camus’un bir kitabını daha okumuştum. Tersi ve Yüzü. İlk kitabı. Bir sayfasını okurken uçtuğumu hissettim. Fotoğraf çekme aparatım olsa hemen paylaşacağım, yazarım olmazsa.

Bir şeyler daha vardı da aklıma gelmedi. Gelirse eklerim.

31 Mar 2013

Cidade de Deus


                Cidade de Deus (Tanrıkent; Türkçesi Hadımköy tarafına inşa edilen bir siteden hallice; neden sitelerin sonuna  -şehir, -bahçe, -kent, -evler eklenir ki? Yapay...)  uzun zamandır izlemek istediğim, ilginç bir şekilde IMDB Top 250’nin tepelerine dadanmış (7.liğini görmüşlüğüm var) ancak Dvd’si bulunamayan bir yapımdı. Sanırım bir baskı-dağıtım olmuş tekrar. Artık bulunuyor. Oscar’ı filan var (bundan böyle akademiyi pek umursamıyoruz)… 2002 yapımı, Brezilya filmi. Bu arada Arjantin-Brezilya çekişmesi sinema konusunda da var. Dışarıdan bakınca ne güzel bir çekişme: Sambaya tango, Pele’ye Maradona, Cidade de Deus’a El Secreto de Sus Ojos… Brezilyalı daha çok futbolcu var, fakat gelmiş-geçmiş en özel futbolcu Arjantinli. “Tanrı yeryüzüne inse benden daha iyi oynayamazdı” diyor. Arjantin’in sinema ekolü daha iyi (tepki yağdıracak cümle) ama en özel film Brezilya’nın… Mı?...

                Bunu yazının sonunda söyleyeceğim. Niye öyle bir şey yapayım? Derhal söyleyeyim. Tanrıkent uluslararası, Oscar’a oynayabilecek, özgün hikayeli bir film. Ancak Arjantinlilerin sinema dili ağır basıyor. Tanrıkent, Gözlerindeki Sır’dan daha eğlenceli ve aksiyonlu. Lakin ömrünüz boyunca kanınıza işleyen Gözlerindeki Sır oluyor. Ülkelerin genellemelerini iki film üzerinden yapmadım. Arjantin zaten son yıllarda iyi çıkış yapan bir ekol.

                Tanrıkent’e dönelim. Hikaye gerçek,  buna inanmamız için güzel kanıtlar sunulmuş. Bu iyi. Konu uyuşturucu-uyuşturucu çeteleri ve favelalar. Filmin konuya baktığı yer muntazam. Kurgusu da harika, tam yorulacağımız yerde gazlayıp bitiyor. Fakat… Demiyeceğim. Bok atılacak bir tarafı yok. Çok güzel sunulmuş bir kötü adam, Brezilya’nın yakın tarihi, Brezilya, gerçek olaylar. İzlenmeli. Hatta fena bir dizi de olur. Ama Brezilyalılar çekmesin. Amerikalılar çeksin. Uyuşturucu konusu derinleşse sanki bir kat güzelleşirmiş. Film hakkında hiçbir duyumunuz olmasa ve izlemeye başlasanız daha çok seversiniz. Çünkü film kendi içinde beklentiyi düşük tutup ters köşe yaptırıyor. Yönetmenin filmin psikolojisi konusunda farklı numaraları da olabilirmiş. Biraz temiz bakmış (renkler iyi de açılar-kadrajlar değişseymiş iyiymiş belki…)

Filmin Notu: 8.9 / 10

13 Ara 2012

Die Falscher, The Artist, To Rome With Love, Mildred Pierce, Sherlock


            Bütün bu yapıtları tek tek ele alırsam epey uzun sürecek. En iyisi kısa kısa hepsine değinmek. Çorba olma tehlikesi var ama hadi bakalım…
            Die Falscher (Kalpazanlar), daha önce değindiğim Das Leben Der Anderen’den sonraki sene, En İyi Yabancı Film Oscar’ını almış. Biraz Fransız başlıyor bu Avusturya Filmi. Sonra biraz Alman’a bürünüyor, belki hiç Avusturyalı olmadan bitiyor. Yönetmen Stefan Rubowitzky’nin özgün ve iddialı bir tarzı var. Öyle ki hiç beğenmemek olası. Ben de çok beğendiğimi söyleyemem. Kullandığı dar planlar, bir psikoloji yaratmaktan çok “geniş plana al şunu” tepkisi yarattı bünyemde. Filmin hikayesi özgün. Sinemaya çok uygun: 2. Dünya Savaşı’nda bir grup Yahudi, Almanlar için Pound ve Amerikan Doları basıyor. Amaç, parayı piyasaya sürüp İngiliz ve Amerikan ekonomisini çökertmek. Zaman zaman “Arka Sokaklar” dizisine benzeyen kamera hareketlerinin yanı sıra, özetleyici ve mizahi unsur, başroldeki Karl Markovics’in enteresan beden dili filmi farklı bir havaya sokuyor. Bu film Oscar Adayı olabilir, lakin Oscar’ı alma nedeni sanırım içinde Yahudi bulundurması.

Filmin Notu: 7.4 / 10
            The Artist, geçen yıl En İyi Film Oscar’ını kucaklamıştı (oh klişe!). Sessiz ve siyah-beyaz. Yani çok az sesli. Epey az. Sessiz sinemadan, sesli sinemaya geçilirken, bir aktörün buna karşı direnişini ve “sesli sinemanın sanatsal değeri olmadığı” tezini savunuşunu izliyoruz. Filmi farklı kılan, sübjektif anlatımı. 1. Kişiden anlatım, filmin sessizliğiyle verilmiş. Ayrıca filmin dili, anlatım tekniği, mizahı, demişken diyelim, her şeyi, eski; o yıllarda yapılan bir film gibi. Özellikle 1. Kişiden anlatım kısmı etkileyici. Kesinlikle görülmesi gerekir. Konu ve içerdiği ihtiraslar sıradan gelebilir. Fakat o yıllara sadık kalındığı için buna göz yumulmalı. Karşısında çok güçlü bir yapıt olsa Oscar’ı alabilir miydi? Zor.

Filmin Notu: 8.8 / 10
            To Rome With Love, Woody Allen’in şehir filmlerinin son halkası. En vasatı. Woody, artık kendi içinde bir devir-daim yaşıyor ve bizi şaşırtamıyor. Hatta buna şaşırmadığımıza da şaşırmıyoruz. Midnight in Paris iyiydi de, bu bayat. Roma’ya gidesim geldi mi? Gelmedi. Yapmaya çalıştığı sürprizler dahi çok tahmin edilebilirdi. İşin kötüsü, etkilediği insanlar olabilir ancak ben hiçbir şehir filmini izledikten sonra o şehre gitme isteği duyamadım. Bazıları hala onu çok seviyor. Kanımca, bazı rock grupları gibi bakarsak, Annie Hall’dan sonraki albümlerinde bir-iki güzel şarkı vardı. Onu bir türlü aşamadı.

Filmin Notu: 6.2 / 10
            Mildred Pierce, bir mini-dizi. 5 bölümlüktü sanırım. Kate Winslet olduğu için başladım. 1931’de başlıyor. California’da. Amerika’nın ekonomide çözüm aradığı, alt-orta sınıfın zorlandığı dönemler. Mildred (Kate), kocasının onu aldattığını öğreniyor ve boşanıyor. İki kızıyla beraber yaşıyor. Çalışmalı, hayatta kalmalı… Lakin elinden gelen tek iş, turta yapmak… Mildred Pierce bir roman uyarlaması. 50’lerde bir de filmi yapılmış. İyi ki tekrar kalkışılmamış. Zira konunun birçok tarafına yazık olurmuş. Hem de, kitaptan alınabilecek zevki, kitapların görebileceği ayrıntıların çoğunu tadıyoruz. Bayağı ödülü var. Hak ediyor. Dram sözcüğünün tam karşısında duruyor.
            Sherlock, Sherlock Holmes’in BBC tarafından modernize edilip, mini-dizi yapılmış hali. 2 günde bitirdim. Çok kişinin haberi vardır ancak olmayan da öğrenmiş olsun. Bu modernizasyon bir kere bile kafada soru işareti bırakmıyor. Harika işlenmiş. 2 sezon çekildi, 3.sü Mart 2013’te başlayacakmış. Toplam 6 bölüm. Keşke daha çok olsa.

21 Kas 2012

Das Leben Der Anderen


            Bir Zamanlar Anadolu’da filmini perdede izlediğimden beri bu kadar üst düzey bir film izlememiştim. Das Leben Der Anderen; “Başkalarının Hayatı”, Avrupa Film Ödülleri, BAFTA Film Ödülleri, En İyi Yabancı Film Oscar Ödülü gibi bilumum ödülleri toplamış 2006-2008 yılları arasında (2007 Oscar). Bu arada yönetmen Florian Henckel von Donnersmarck’ın da ilk filmi.

            Film, Doğu Almanya’nın paranoya yaratan Güvenlik Bakanlığı; Stasi’nin bir yazarın evini dinlemeye başlamasından ibaret. Stasi ile ilgili internette sürüyle korkunç bilgi bulabilirsiniz. Fişlemek konusunda hakikaten üstlerine yok. Sosyalizmin de sadece bir etiket olarak kaldığını, aslında herkesin bu makineleşmiş düzeni kendisine göre çekiştirip, yorumladığını görüyoruz. Filmden çıkarılabilecek o kadar çok alt-metin ve his var ki, tek tek anlatmaya, yorumlamaya kalkarsam sayfalarca yazarım.

            Bu arada yönetmenin bakış açısı tam bir “Alman” gibi. Temiz planlar, sade dekorlar, soğuk renkler…. Ülkelerin kültürlerine, yaşayışlarına göre film çekiyor olmaları enteresan. Sinemanın sayısız güzelliklerinden biri de bu. Hiçbir yan hikayeye gerek bırakmadan, harika kurgusu ve iyi temellendirilmiş karakterleriyle film beni sürükleyip götürdü. İnsanın vicdan ve ego arasındaki yolculuğunu, polis devletin gaddarlığını görmelisiniz. Kısaca; insanı, insanlığı bundan daha iyi anlatmak çok zor.

Filmin Notu: 9.4 / 10

Yeraltı


            Demirkubuz’un “Yeraltından Notlar” uyarlaması Yeraltı. Atlanan ve çok büyük bir “es geçme” olduğunu düşündüğüm, Dostoyevski tekniği ve romanının en kilit noktalarından biri olan “Tanrısallık” filmde yoktu. Dostoyevski bunu bilerek mi yapmıştır bilmiyorum. Çünkü romancının kendisi bile bazı dengeleri fark etmeden kurar; romanlarında ya anlatım, ya baş karakter ya da olaylar, karakterlerin hepsini iyi ve kötü yanlarıyla gösterir. Bu cümleyi şöyle tamamlamak icap ediyor: Eğer X karakteri, baş karakterimize göre yalancıysa (ki baş karakter epey etraflı düşünebildiği için zaten insanları iyi ve kötü taraflarıyla göstermeyi başarır) daha sonra kritik bir noktada doğru söyleyerek baş karakteri yalanlar. Ya da yalancıdır ama cömerttir atıyorum... Fakat filmde bu bakış açısı yoktu. Karakterler sübjektif yansıtılmıştı.
            Baş karakterimiz Muharrem üzerinden, kişisel ve toplumsal bir sorgulamaya geçiş üzerine kuruluydu konu. Muharrem’in kendi iç karmaşasındaki çeşitli noktaların izleyiciyi yakalaması ve rahatsız etmesi bekleniyordu. Roman ve Dostoyevski Romanı da bunu yapmaya çalışıyor. Baş karakterin içsel çözümlemelerine oluşan empati ve artık karakterin tarafını tutan okuyucu. Karakterin tarafını tutmak elbette sübjektif bir unsur oluşturuyor. Bunun nedeni diğer karakterlerin iç dünyasını bilmiyor oluşumuz. Oysa filmde Muharrem’in “kötü” kodladığı arkadaşları gerçekten kötü. Belki de söylediği kadar kötü olmasalar bu sorun ortadan kalkabilirdi. Son değindiğim Gergedan Mevsimi filmindeki empati kurdurtma yoksunluğu, bu filmde daha teknik ve karmaşık olarak var. O filmin sorununu çözmek daha basitti bir sinemacı açısından…

            Oluşan bu sübjektif tablo dışında empati yoksunluğu yaratan ikinci unsur teknik. İmge-imgelem yaratmak için çekilen uzun sahnelerde oyuncuların yüzlerini gördük hep. Fakat bu imgeleştirmeyi kendi kafamızda oluşturacak bir nesne, bundan önce bir hareketlilik veya bu durgunluğu oluşturacak nedeni biz anlayamadık. Anlasaydık harika empati kuracaktık. Ancak uzak olduğumuz ve sübjektif baktığımız bir karakterin yüzüne uzun süre bakmak sadece sıkılmaya yol açıyor. Hatta karakterle anlatım-üstü bir ilişki kurulması gereken bu sahnelerde ben filmden ve karakterlerden soğudum. Bu imgelemeyi oluşturmak zor. Aşikar olan, oluşturamayınca ortaya büyük bir boşluk çıktığı.

            Oyunculukların yanında, filmin renkleri ve görüntü yönetmenliği çok başarılıydı. Kopukluğu ise senaryo ögesi oluşturuyordu. Zaman zaman kontrast renklerin oluşturduğu tablolar ilham vericiydi. Ne yazık ki, Demirkubuz’un çizgisinin altında bu film. Üstelik elinde bolca boşluk bulabileceği bir orta-sınıf varken. Söylemeden geçemeyeceğim, filmin sınıf-rütbe çatışmasını anlatış tarzını beğendim. Dostoyevski’nin kafa yorduğu, özellikle ordu ve yönetim üzerinden mütemadiyen yerdiği bir şey bu. Demirkubuz iyi düşünmüş lakin isabetsiz vurmuş. İyi bir katarsis de yakalamış halbuki.
Muharrem’in içinde tuttuğu şeyler dışına vururken, kendi içini daha fazla sorgulayıp kaybolması ve duygularının hızına yetişememesinin de onda farklı duygular oluşturması, bu duygularla beraber artık hissiyatını ve duygularını iyice kontrol edememesi ve bastırdığı duyguların zaman zaman sert biçimde, kontrolsüz olarak ortaya çıkmasını gördük. Kusacağını bilerek sarhoş olmaktan zevk almak insanın çok derininde. Keşke biraz daha iyi anlatılabilseydi. Ki bazı varoluşsal soruları yerinde ve düşündürücüydü.

Filmin Notu: 7.0 / 10

3 Kas 2012

Fasle Kargadan


            Hayattaki  neredeyse her şeyi: Savaşları, aileleri, kişileri ve aşkı basite indirgiyor Gergedan Mevsimi. Aslında bu “basitin” üzerindeki katlarca ağırlığı, getirdiği sonsuz açılımları ve karmaşıklığı da gözler önüne seriyor.
         İran’daki devrim sürecinde tutuklanıp 27 yıl hapis yatan bir Kürt şairin aşkını anlatıyor film. Fakat filmin kullandığı imgelerin birinden gidelim; “su altında” cinsellik var. Aynı kadına aşık olan iki adamın farklı nedenlerle bastırdığı aşkı, bir süre sonra cinselliğe dönüşüyor. Bu iki adam, kadın, devrim  ve İran… Çok şeyin altında salt “bastırılmış cinsellik” olabileceğini görüyoruz. Özellikle doğuya, Ortadoğu’ya, bu coğrafyaya ait sorunların “bastırılmak” kaynaklı olduğunu görüyoruz. Ait olduğu sınıf nedeniyle ezilen bir şoförün, gücü (iktidarı) ele aldığında ne denli vahşi olabildiğini görüyoruz. Bu hem hayat, hem aşk konusunda geçerli… Bastırılmış olan mutlak bir karşılığa, hatta şiddete yol açıyor. Gücü ele alanın, ezileni unutuşuna acıyla şahit oluyoruz. Oluşan bu diyalektiğin geri kalanına filmi izleyerek şahit olabilirsiniz.

         Film, Cannes Film Festivali’ne alınmadı. Alınmamak için de geçerli olabilecek nedenler var. Bahman Ghobadi önceki filmlerine kilit noktalarda o kadar çok gönderme yapmış ki, filmin değerlendirilmeye öncekilerle beraber alınması mantıklı olabilir belki de.

         Filmde kurgunun ve hikayenin belli bir düzende gitmemesi ve karakterlerin yeterince temellendirilmemesi nedeniyle (ki bu karakterler imgeye yakın olduğu için bir tercihtir muhtemelen) seyircinin kendini sorgulama süreci biraz yarım kalıyor. Takip bir yandan durağan filmi hızlı kılarken, bir yandan da seyirciyi biraz üçüncü kişiye döndürüyor yani. Bu coğrafya filmlerinde seyirci ya 1. kişidir aslında, ya da 3 ile 1 arasında bir yerdedir. Bu sebepten anlatımda hafif bir burukluk mevcut. Ghobadi’nin çokça yakın plan tercih etmesi de, seyircinin sahneyi kendi içinde imgelendirmesinden çok, karşıdakini anlamaya çalışmasına itiyor. Sözün özü bir empati yoksunluğu var. Yine de hikaye zaman zaman öyle çarpıcı anlatılıyor ki, tam tersi bunu sorgulamıyorsunuz.


         Görüntü yönetmenliği şahane. Ghobadi’nin portreleri ve bazı açıları diğer yönetmenleri üzecek kadar iyi. Filmin herhangi bir karesini çerçeveleyip duvara asabilirsiniz. Genellikle es geçilebilen veya önemsenmeyen “araba-içi” sahneler ders niteliğinde. Karakterlerin aslında ölmüş olmaları nedeniyle yüzlerinde bir beyazlık var. Seyirci açısından yorucu ama iyi kotarılmış. Renkler hep monokrom gidilmiş. Anlatırsam tılsımı kaçar, bu yüzden çeşitli sahneleri ballandıramıyorum.

         Yılmaz Erdoğan yine çok iyi, Monica Belluci’nin role fazladan bir katkısı yok. Beren Saat’in oyunculuk için çeşitlemelere ihtiyacı var ve hala büyük sahnelerde sorunları var. Baş karakter Sahel’in yaşlılığını oynayan Behrouz Vossoughi gayet iyi; yüzüne bakarken dahi acı çekiyoruz.

         Film, Ghobadi’nin diğer filmlerinden bir seviye altta; dünya sinemasındaki birçok örneğin önünde. Yola çıkılan nokta güzel, senaryoda ufak gedikler var lakin sırf görüntüler için bile izlenir. İran Sineması’nın fark edilişi çok güzel, oluşturduğu çizgi takdire şayan... Özgün sinema dilleri, yıkabildikleri tabular ve birkaç yıldır yurtdışında da filmlerini tanıtmaları sayesinde, rahatça diyebiliriz ki sinemanın en formda ülkesi İran. Umarım Amerikan Sineması’nın (belki de Hollywood demeli) oluşturduğu sanatla alakasız tabuları ve kuralları diğer ülkelerin yıkmasına da öncü olurlar. “Sanat” ve “tabu” çok uzak noktalar. “Popüler” dediğimiz şırınga, aslında “tabu” aşılar.

Filmin Notu: 8.4 / 10

18 Eki 2012

Türkiye Sineması ve Sonbahar'a Dair


            En son söyleyeceğimi başta söyleyeyim (bitiyorum şu klişe kalıplara); Özcan Alper son dönemde bu topraklardan çıkan en iyi yönetmenlerden biri. Türkiye Sineması’nın gitmek istediği yer bu ülkenin sanat anlayışı açısından beni epey umutlandırıyor. Diyebilirim ki, sanatın bu ülkede yolunu bulup, ışık saçtığı tek alan bugün sinema. Müthiş işler yapılıyor hakikaten. Üstelik müzik ve tiyatronun aksine batıya kanalize olmadan, kendi yolunu seçiyor. Bugün Türkiye Sineması; yerel bir çalgının dünyaca kabul edilmesi gibi bir mutluluk veriyor bana. Çünkü bu toprakların hikayeleri, bu toprakların yordamıyla anlatılıyor. İçinde “Dünyaya açılan popstar” gibi bir yapaylık yok. Bu “kendini daima olduğundan iyi zanneden” ülkenin insanları, seslerini dünyaya sinemayla duyuruyor.

Bugün elimizde Nuri Bilge Ceylan, Zeki Demirkubuz, Semih Kaplanoğlu, Seren Yüce, Özcan Alper ve zaman zaman bu tarafa geçen Serdar Akar, Reha Erdem var. Tuttuğu çarşafın bir ucu buraya, bir ucu Hamburg’a dayanan bir Fatih Akın var. Yine bu yolculuğa belgesel-sinemaları ile katılan Aslı Özge (Köprüdekiler), Orhan Eskiköy ve Özgür Doğan (İki Dil Bir Bavul) var. Bu yönetmenler, anlattıkları şey sarsıcı bir olay bile olsa önce kişilere yöneliyorlar. Yani “evet karakteri tanıttık, şimdi olaya geçelim” benzeri bir tutum söz konusu değil. Her şeyin başında olaya sebep olan insan ve insanı insan yapan doğa geliyor. Bu toprakları anlatan Oğuz Atay, Yaşar Kemal, Yusuf Atılgan, Sabahattin Ali, Sait Faik Abasıyanık gibi büyük yazarların (Orhan Pamuk ve İhsan Oktay Anar’ın nesline sıra gelmemiş olabilir henüz) da başarısıdır bu. İnsana tek açıdan bakmamak, insanları dışarıdan yargılamamak sinemaya yansıyan büyük öğretilerdir. İzledikçe görüyoruz ki: Bizi kendimize asıl sorgulatan bize benzeyen, biz misali insanlardır. Bir büyük soygun hikayesi sürükleyicidir ama sanatın gerçek ve yüce vasfını yerine getiren bu bireysel ve toplumsal çözümlemelerdir. Bir Zamanlar Anadolu’da filmindeki muhtarın evidir hayata benzeyen. Güzel olanın korkunçluğu buradan gelir.

Genelde Dostoyevski’ye benzetirler son dönem yönetmenlerinin hikaye işleyişini. Tabi ki hepsi Dostoyevski’den ve birbirlerinden büyük farklılıklar da taşır ancak kastedilmek istenen şey doğrudur. Dostoyevski insanları yargılamaz, an’ları müthiş vurgular ve hayattan daha gerçekçidir. Orhan Pamuk okurken sonraki sayfada ne olduğunu biliriz ancak okumaya devam ederiz. Tılsımdır bu. Sanat tılsımdır. Darısı bu topraklardaki tüm sanatçıların ve sanat akımlarının başına. Bunun önünde duran en büyük engel okullardaki öğretidir. Yukarıdaki yönetmenler bu öğretileri geliştirip-kırıp bir ekol yaratmışlardır. Üzerine mutlaka düşünülmelidir.


Daha fazla kafa şişirmeden filme geçelim. Sayfalarca yazabilirim çünkü yukarıdaki konuda. Bir sosyalistin hapishaneden çıktıktan sonraki hayatını anlatıyor Özcan Alper (Hayata Dönüş Operasyonu mu desek?). Hikayemiz Artvin’de geçiyor. Aslında çok özüne inelim; film sessiz bir çığlığı anlatıyor. Hopa’nın doğasının yanı sıra, baş kahramanımız Yusuf’un kendi içindeki sorgusu güzel olan. Her şey birbirine o kadar bağlı ki, konuya bir yerinden dalarsam izlerken tadınız kaçabilir. Filmdeki fotoğrafları, özellikle Serkan Keskin’in oyunculuğunu çok beğendim. Birkaç tanıdık, Yusuf’un evini ziyaret edip kalkarken, Mikail’in uyuyan çocuğu kucaklayıp gitmesiydi damarıma basan.

“Her sonbaharın dönüşü var” diyor bu filme dair; yönetmen Özcan Alper. Umarım öyledir.

Filmin Notu: 8.4 / 10

25 Ağu 2012

The Expendables 2


“Pop Corn Filmi” tabirinin en üst basamağında duran bir aksiyon The Expendables 2. Bugün, sinemada eli-yüzü düzgün bir film bulamadığımızdan tercihimiz oldu (uzun bir münakaşadan sonra).

Filmin konusunu yine birçok mecradan bulabileceğinizden atlıyorum. Zaten film aksiyon klişeleri üzerine kurulu. Fakat güzel olan, filmin aksiyon klişeleri üzerine olduğunu kabul ediyor olması. Sylvester Stallone, Jason Statham, Arnold Schwarzeneger, Bruce Willis, Jet Li, Chuck Norris, Jean Claude Van Damme gibi ünü azalmışı bol, dönemimin kahramanları oynuyor. Yıldızlar karması gibi olan bu kadroyla çok ciddi görünümlü bir iş yapmaya çalışmak fazla göze batabilirdi. Bu nedenle işin mizah kısmı da epey ön plana çıkarılıp, bahsettiğim klişelere eklenmiş.

Chuck Norris’in rolü harikaydı. Kendisiyle o denli dalga geçiliyor ki rol yapabilsin, iyi oynasın diye her sahneyi Okuma Bayramındaki Çocuğu izler gibi izledim.

Senaryoda ve yönetmenlikte mantık hataları ve kopukluklar olsa da, bunları göz ardı ederseniz film gayet güzel bir eğlencelik olmuş. Lakin film gişeye öyle bir oynamış ki, diğer tüm filmlerden ayrı bir kategoriye koymak gerekiyor.
Toparlama ihtiyacı duydum, sözlerimi tekrar ederekten:

Filmin olumlu yanları, bir klişe izletiyor olduğunun farkında olması, bu doğrultuda bol patlamalı, çok kurşunlu bir aksiyon izletmesi, bazen kötü esprilere maruz kalsak da, kahkaha attırabilen 3-4 sahnesi ve çocukluk idollerimi bir arada görmekti.

Olumsuz yanları ise, Amerikan Filmi Kuralları, bazen gerçekten de klişe olabilmesi, fazla karakter olmasından kaynaklanan dağınıklığı, senaryonun biraz üstün-körü ve kopuk olması, son olarak da yönetmenin 1-2 sahnede işi kotaramamasıydı.
           
            Eğlenmeye çalışırsanız, eğlendirir bu film.                                                                                              

Filmin Notu: 7.3 / 10

14 Ağu 2012

Incendies

        “Çocukluk boğaza saplanmış bir bıçak gibidir. Onu kolayca çıkaramazsınız.”

        Incendies, Kanada yapımı bir film. 2010’un En İyi Yabancı Film Oscar Adayı. Konusunu hafiften anlatayım, zira internette bulmak çok kolay değil:
  İki kardeş, annelerinin vasiyetinde bir kardeşleri ve babaları olduğunu öğreniyor. Bu ikisini aramaya, Lübnan’a; annelerinin eski memleketine gidiyorlar.

  Çok sıradan gibi gözüken bu konu, inanın filmin bir bölümünde de sırada gözüküyor. Sıcağı sıcağına söylemeliyim ki son yirmi dakika müthişti. Bazı Amerikan Filmi klişelerine hafiften güzel göndermeler yapan film, yine Amerikan Sineması’nın belirlediği bölüm ve sekansları kullanmamıştı. Örnekse, filmde hikaye daha çok bir roman tadında ilerledi. Yan karakterler, yan hikayeler, hikayenin ve temponun yükseltildiği veya dinlendirildiği anlar Amerikan Sineması’ndaki ticari kalıplarla yapılmamıştı. Film, çokça Batı Avrupa Sineması’nı, zaman zaman Amerikan Sineması’nı andıracak kadrajlar barındırıyordu. Yakın planlar boldu, bazı sahnelerde olaylar geride akarken biz salt karakteri gördük, aksiyon sahnelerinde özne “havaya uçan araba” değil, karakterdi. Bu gibi örnekler beni Batı Avrupa Sineması demeye itti.

  Oyunculuklar fena değildi. Çok iyi bulduğum tek oyuncu Jeanne Marwan karakterini canlandıran Mélissa Désormeaux-Poulin oldu. Bir iki sahnede açı ve ışık daha çok televizyon filmlerine benzediği için rahatsız etti, hikaye çok iyiydi fakat edebiyatı biraz daha güçlendirilebilirdi. Yine karakterler de biraz daha güçlendirilse, film daha etkili olabilirdi izleyenler üzerinde.


  Lübnan’ı izlemek, oradaki adetleri ve savaşı görmek bana pek enteresan gelmedi. Daha çok, filmin geçtiği diğer ülke olan Kanada’da,  Quebec’i beğendim. Hatta çok merak ettim açıkçası. Almanya’nın kuzey-doğusundaki sert, tek-düze yerleşimlere benziyordu (ülkece, tüm Almanya’yı öyle zannederek büyük bir yanılgıya düşüyoruz).

  Filmle ilgili en ufak ipucu verirsem aldığınız lezzet azalacaktır, bu yüzden o kısımları çok irdelemeden bitirmek istiyorum. Yalnız şunu da eklemeden geçemeyeceğim, bu senaryo bir İranlı yönetmenin eline geçse, Oscar mutlaka gelirmiş. İzleyin, izlettirin…

Filmin Notu: 8.6 / 10

28 Tem 2012

The Dark Knight Rises


            En son ne zaman bir filmi bu kadar beklediğimi hatırlamıyorum. Çizgi-roman karakterlerinin beyaz perdeye uyarlanışlarına hep masal gözüyle bakarım. Tim Burton’un Batman’leri öyleydi, Spiderman’ler öyleydi, Hell-Boy vs… İçlerinde bir tek Sin City’de bir çekicilik mevcuttu. Film, çizgi-roman uyarlaması olduğunu hiç yadsımadan, çok değişik bir hava kazanmıştı.

            Sonra Batman, Christopher Nolan tarafından çekildi. Batman Begins; yalın, güçlü, gerçekçi anlatımıyla, “Süper Kahraman” filmlerini alıp başka bir yere koydu (bu garip deyimsiyi kullanacağımı hiç düşünmezdim).  Batman normal hayatında (Bruce Wayne) iyi ve kötü tarafları olan bir insandı. Film, olağandan az fantastik öge barındıyordu, bu ögeler de temellendirilerek gerçek kılınmıştı. Böylece, ilk kez bir Süper Kahraman filmini inanarak izlemiş oldum. Ayrıca filmin karanlığı, Bat-Mobile’nin gerçek olması gibi sayamayacağım birçok güzellik vardı.

            Serinin ikinci filminin (The Dark Knight) ilk sahnesinde Joker’i gördük. Önce Heath Ledger’in oyunculuğunu yadırgadım açıkçası. İnsanlığın düştüğü hataya düşerek, olağan-dışı olanı dışladım. Lakin, ikinci kez Joker’i gördükten sonra, filmde bir daha Batman’i tutmadım. Perdede izlediğim en iyi üç oyunculuktan birini, belki de en iyisini gördüm. Filmin temposu, hikayesi ilk filmden daha akıcıydı. Sıkıldıkça Joker’in sahnelerini izlerim hala. Heath Ledger rolün etkisinden kurtulamadı, şimdi müntehir.

            The Dark Knight Rises’ı beklerken, içimde Jokersizliğin burukluğu hakimdi. Filmin eleştirilerinden, fragmanlarından, oyuncularından bilerek uzak durdum. Anne Hathaway’in oynadığını bile birkaç gün önce öğrendim.

            Şahane bir açılışla film hızlı başladı. İzlediğimiz sahneden ziyade, Nolan’ın şovu ağzımı açık bıraktı. Bu kadar temiz aksiyon sahnesi çekebilen insan çok az. Batman’in bu yönünü de çok seviyorum. Diğer filmlerde kim kime nasıl vurmuş anlayamıyorum (300 Spartalı’yı tenzih ederim). Film çok uzun. Yaklaşık üç saat. Konusunu oradan buradan bulabileceğiniz için yazma ihtiyacı duymuyorum. İlk perdede düşüş (Amerikan Filmlerinde göremeyeceğimiz kadar kaygısızca ağır), ikinci perdede yükseliş görüyoruz. Bu düşüş başlı başına bile güzelken, yükselişe de başka bir anlam katıyor. Christian Bale’nin üç film içinde en iyi performansı. Bane karakterini çok beğendim. Nolan’ın Joker’den sonra tekrar bir karakterin içine girmeye çalışmaması da Heath Ledger’in oyunculuğuna saygı duruşuydu. Anne Hathaway, Catwoman rolüne çok yakışmış. Hayatı boyunca bir daha bu denli “Vamp” bir rol oynayamayabilir. Çünkü orada gerçek bir masal var. Ve Batman öyle hoş bitiyor ki, salondan çıktığımda biten üçlemenin ardından Batman rolünü teslim almış gibi hissettim. Nolan’ın özgüveni sayesinde (bu tür bir filmi kimse böyle ağır ve gerçekçi kılamaz) kahramanlara yeniden inanıyorum.

Filmin Notu: 9/10

Hotel Rwanda


Adını çokça duyup bir türlü izleyemediğim bir filmdi Hotel Rwanda. Dün gece seyrek gelen o hisle hiç diğer dvd’lere bakmadan oturdum karşısına. Konusunu, orasını-burasını mıncıklamadan kabaca değerlendireyim isterim.

Hotel Rwanda’nın gerçek bir öyküsü var. Amerika’da veya Avrupa’da bulunmayan topraklarda yapılan filmler hep daha çok abartılabilindi… Bu yüzden içimde filmin “harika” olduğuna dair bir his barındırdım. Bir hikayeler kolajı veya kurmaca olsaydı hiçbir zaman izlemezdim. Eğer birkaç kez Amerikan yapımı, hikayesi gerçek olan film izlediyseniz ve anlatılan hikayeyi filmin dışında da gerçekten biliyorsanız; bu tip filmlerde abartılan veya olduğu gibi gösterilmeyen tarafları tahmin edebiliyorsunuz. Hotel Rwanda’da da böyle sahnelere epey rastladım. Filmi dört parçaya bölersek, özellikle üçüncü parçasında.

Film, Rwanda’da içsavaşın patlak verdiği zamanda geçiyor. Oradaki büyük bir otel müdürünün yaptıklarını, kahramanlıklarını görüyoruz (Don Cheadle başrolde).

Açılış sahnesinde filme motivasyonum doğrudan düştü. Bunun iki nedeni vardı. Birincisi, film gerçekten Ruanda’da geçmiyordu. İkincisi, ışık kötüydü. “Black Hawk Down” filmiyle karşılaştırınca, H.R.’nin teması zayıf kalıyordu (Gerçi o Ridley Scott’un). Don Cheadle’ın yüzünde patlayan ışık nedeniyle yitirdiğim konsantrasyonumu yükselttim fakat filme başlarkenki konsantrasyonumu bir daha sağlayamadım. Filmde anlatım yalın. Daha iyi olabilirdi. Mekanlar kötü. Black Hawk Down’dan iki gömlek aşağıda, onunla karşılaştırınca “film” diyemeyeceğim bir film izledim. Yönetmen Terry George, bu güzel senaryonun en kötü tarafıydı (senaryoda da payı var, keşke öyle kalsaymış). Yine de filmde gördüğüm, Birleşmiş Milletler’in o dönemki tutumu içimi burktu. Biraz demagojiyle film bittiğinde iki damla göz yaşı akıttım. Sinemaya “dizinin uzun hali” olarak bakanların beğenebileceği bir film.

Filmin Notu: 6/10