Bütün bu yapıtları tek tek ele alırsam epey uzun sürecek.
En iyisi kısa kısa hepsine değinmek. Çorba olma tehlikesi var ama hadi bakalım…
Die Falscher (Kalpazanlar), daha önce değindiğim Das
Leben Der Anderen’den sonraki sene, En İyi Yabancı Film Oscar’ını almış. Biraz
Fransız başlıyor bu Avusturya Filmi. Sonra biraz Alman’a bürünüyor, belki hiç
Avusturyalı olmadan bitiyor. Yönetmen Stefan Rubowitzky’nin özgün ve iddialı
bir tarzı var. Öyle ki hiç beğenmemek olası. Ben de çok beğendiğimi söyleyemem.
Kullandığı dar planlar, bir psikoloji yaratmaktan çok “geniş plana al şunu”
tepkisi yarattı bünyemde. Filmin hikayesi özgün. Sinemaya çok uygun: 2. Dünya
Savaşı’nda bir grup Yahudi, Almanlar için Pound ve Amerikan Doları basıyor.
Amaç, parayı piyasaya sürüp İngiliz ve Amerikan ekonomisini çökertmek. Zaman
zaman “Arka Sokaklar” dizisine benzeyen kamera hareketlerinin yanı sıra,
özetleyici ve mizahi unsur, başroldeki Karl Markovics’in enteresan beden dili
filmi farklı bir havaya sokuyor. Bu film Oscar Adayı olabilir, lakin Oscar’ı
alma nedeni sanırım içinde Yahudi bulundurması.
Filmin Notu: 7.4 / 10
The Artist, geçen yıl En İyi Film Oscar’ını kucaklamıştı
(oh klişe!). Sessiz ve siyah-beyaz. Yani çok az sesli. Epey az. Sessiz
sinemadan, sesli sinemaya geçilirken, bir aktörün buna karşı direnişini ve “sesli
sinemanın sanatsal değeri olmadığı” tezini savunuşunu izliyoruz. Filmi farklı
kılan, sübjektif anlatımı. 1. Kişiden anlatım, filmin sessizliğiyle verilmiş.
Ayrıca filmin dili, anlatım tekniği, mizahı, demişken diyelim, her şeyi, eski;
o yıllarda yapılan bir film gibi. Özellikle 1. Kişiden anlatım kısmı
etkileyici. Kesinlikle görülmesi gerekir. Konu ve içerdiği ihtiraslar sıradan
gelebilir. Fakat o yıllara sadık kalındığı için buna göz yumulmalı. Karşısında
çok güçlü bir yapıt olsa Oscar’ı alabilir miydi? Zor.
Filmin Notu: 8.8 / 10
To Rome With Love, Woody Allen’in şehir filmlerinin son
halkası. En vasatı. Woody, artık kendi içinde bir devir-daim yaşıyor ve bizi
şaşırtamıyor. Hatta buna şaşırmadığımıza da şaşırmıyoruz. Midnight in Paris
iyiydi de, bu bayat. Roma’ya gidesim geldi mi? Gelmedi. Yapmaya çalıştığı
sürprizler dahi çok tahmin edilebilirdi. İşin kötüsü, etkilediği insanlar
olabilir ancak ben hiçbir şehir filmini izledikten sonra o şehre gitme isteği
duyamadım. Bazıları hala onu çok seviyor. Kanımca, bazı rock grupları gibi
bakarsak, Annie Hall’dan sonraki albümlerinde bir-iki güzel şarkı vardı. Onu
bir türlü aşamadı.
Filmin Notu: 6.2 / 10
Mildred Pierce, bir mini-dizi. 5 bölümlüktü sanırım. Kate
Winslet olduğu için başladım. 1931’de başlıyor. California’da. Amerika’nın
ekonomide çözüm aradığı, alt-orta sınıfın zorlandığı dönemler. Mildred (Kate),
kocasının onu aldattığını öğreniyor ve boşanıyor. İki kızıyla beraber yaşıyor.
Çalışmalı, hayatta kalmalı… Lakin elinden gelen tek iş, turta yapmak… Mildred
Pierce bir roman uyarlaması. 50’lerde bir de filmi yapılmış. İyi ki tekrar
kalkışılmamış. Zira konunun birçok tarafına yazık olurmuş. Hem de, kitaptan
alınabilecek zevki, kitapların görebileceği ayrıntıların çoğunu tadıyoruz.
Bayağı ödülü var. Hak ediyor. Dram sözcüğünün tam karşısında duruyor.
Sherlock, Sherlock Holmes’in BBC tarafından modernize
edilip, mini-dizi yapılmış hali. 2 günde bitirdim. Çok kişinin haberi vardır
ancak olmayan da öğrenmiş olsun. Bu modernizasyon bir kere bile kafada soru
işareti bırakmıyor. Harika işlenmiş. 2 sezon çekildi, 3.sü Mart 2013’te
başlayacakmış. Toplam 6 bölüm. Keşke daha çok olsa.





Hiç yorum yok:
Yorum Gönder