Ne kadar sıradan bir sahne… Sıcak hissedebildiğim bütün
haritaya işlemiş, içeride sadece vantilatörün sesi var. Gözlerimi avuçlarımla
ovuştururken burnum yufka gibi arada kalıyor. Sigara içimi bayıyor. İçimi
bayması canımı sıkıyor, yine yakıyorum. Şarkı açmaya üşendiğimden bulduğum bir
tam albümü dinliyorum. Tam albüm de neyse… Zaten yirmi üç dakika sonra başka
bir albüm bulmak zorunda kalacağım. Muhtemelen ikinci şarkıda beğenmem, bu
saatte müzik dinlemenin ne kötü bir fikir olduğunu düşünüp kapatırım.
Bella ayağımı yastık olarak kullanıyor. Miki sıcakladıkça
cama çıkıyor. Hava öyle boğucu ki bu gece dörtte koşmadı. Bir tur atıp vazgeçti
yani… O da sanırım ışıktan rahatsız olduğundan televizyonun bulunduğu sehpanın
altında yatıyor. Televizyon sehpası değil. Çünkü televizyonum olmasa da
edinirdim onu. Beğenerek aldığım nadir eşyalardan. Almak “zorunda” olduğum
eşyaların hiçbirini beğenmem alırken. İçinde bir dayatma var zira. Bu arada
televizyonun bulunduğu sehpa zaten aslında dolap gibi bir şey. Ona bu kadar
cümle ayıracağımı bilsem alırken bir kez daha düşünürdüm.
Evdeki hiçbir eşya diğeriyle uyumlu değil sanırım.
Hepsine bakınca farklı biçimde yabancılaşabiliyorum. Vantilatöre bakınca kadın
kuaföründe hissediyorum mesela. Küçükken kendime oyun yaratmak için hiç heves
veya nesne bulamadığım tek yer kadın kuaförüydü herhalde. Bütün o enteresan
edevatları kullanıyorlardı, anneme bir şeyler yapıyorlardı, dinlenmesi gereken
mühim meseleler konuşuluyordu, bunları duymamam gerektiğinde de yandaki
pastaneden alınan çatal ve limonatayla kapının önünde oturup seyrek geçen
arabalara, balkonlarda asılı duran çamaşırlara bakıyordum. Oyun oynayacak bir
mecra da yoktu. Çatal dediğim yiyecek bu arada. Ona adını veren, bir süre sonra
ağzınızı epey kurutması, limonatanızdan içince de boğazınıza çatal gibi
batması. Yani bu benim tahminim. Çünkü ismi şekliyle alakalı olsaydı,
ortasındaki boşluktan dolayı kaşık da denebilirdi. Aslında pek çok ismi
olabilirmiş. Belki farklı yörelerde başka isimleri vardır. Mesela Malatya’da
bundan böyle “boşlu” densin çatala. Malatya’da yemek isimleri müthiş bir düz
mantıkla koyulur. İzmir’de de “Hatice” denebilir. Kadın ismi. Hatice kimdi ya?
Geri çağırmaya uğraşırken gereksizlikler üstüme döküldü. Hatırlayamadım. Yok.
Demirden bir hamakta yatıyorum. Bağladığım ağacın
yaprakları dökülmüş. Üzerime düşünceler yağıyor. Dün böyle hissediyordum.
Bugün, boynumda bir türlü gevşetemediğim kravatım var. Yarın? Turuncu geldi
bana. Niyeyse.
Albümün bitmesine bir buçuk dakika kalmış. Aman ne güzel.
Gün birden ve on dakika öncesini evlatlıktan reddederek ağardı. Tıkandı,
dinleniyor şimdi. Salinger’i çok seviyorum. Acayip sıkılgan bir adamdı bence.
Romanlarında bakış açısını, olayları, detayları bu yüzden sürekli
değiştiriyordu. Üç sene önce ölmüş bir adam için böyle atıp-tutmak da pek hoş
oldu. Romancı insan da nasıl doksan bir sene yaşar anlamış değilim. Ömrüyle
dahi şaşırtıyor diyeceğim ama romanlarını okurken pek şaşırdığımı
hatırlamıyorum. Fal baksam şey derdim ona, “Dünyan çok güzel”.
Salinger demişken, Erken Kaybedenler’in tadı damağımda
kaldı. Okurken benzetmiştim Salinger’e. Sonra başka benzetenler de gördüm.
Çavdar Tarlasında Çocuklar’ı andırıyor. Zaten Salinger bitince damağa yapışır.
Dilinle uğraş dur.
Diğer okuyup-izlediklerime başka başlıkta değineyim.
Kalabalık oldu. Gidelim artık. Diyeceğim o ki, neden kendi istediğim hayatı
yaşayamıyorum? Böylesi çok yorucu…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder