Usame Bin Ladin’in yakalanışını anlatıyor Zero Dark Thirty. The Help’te pek beğendiğim Jessica Chastain, bu filmde de iyi fakat kadife bileklerinin hünerlerini dökmemiş ortaya. A Hurt Locker’dan milliyetçi olduğunu gayet iyi anladığımız Kathryn Bigelow yönetmiş bu filmi.
Bigelow’un hangi konuları manipüle ettiğini anlayabilmek
için iki Usame belgeseli izledim. Usame tarafındaki her şeyi manipüle etmiş.
Buna yakalandığı operasyonun birçok detayı dahil, spoiler vermemek için
anlatamıyorum. Lakin bu detaylara değin fikir vermek açısından; A.B.D.
ordusunun ilk kez kullandığı bir askeri teçhizat var operasyon sırasında, bunun
başına bir şey geliyor filmde, heh, gerçek operasyon sırasında da bir şey
gelmiş ancak filmde anlatılandan farklı. Bigelow, A.B.D. ordusunun
aptallıklarını böylesi makyajlarla kapatmış. Ayrıca altınız çizmeden
geçemeyeceğim, Bin Ladin’in cesedi veya cesedinin fotoğrafı ortalarda yok.
Filmde bunun manipüle edilmeye çalışılmasını anlayamadım.
Bigelow olaya tamamen kendi tarafından bakmış. Karşı
tarafın bakış açısına dair hiçbir emare yok. Usame, yüzde yüz kötü bir adam
yani. Oysa izlediğim belgesellerden birinde, bir Sudan vatandaşı (sıradan
vatandaş diyebiliriz), gördüğü en iyi insan olduğunu anlatıyordu Bin Ladin’in. Her
şeyin merkezine “erkeklerin dünyasında ayakta kalan kadın” koyma tercihini
komik buldum. Klişe. Bigelow bir Amerikalı’nın “Yabancı”, bir yabancının “Amerikalı”
diyeceği kadrajlar kullanıyor. Müthiş oyunları vs. yok fakat kendi tarzı var. Temposu
yüksek olmayan filmi götürmeyi ve güzel bir operasyon sahnesi çekmeyi başarmış.
Velhasıl, daha evvel araştırmadıysanız Bin Ladin’in yakalanmasını, yine
araştırmayın, öyle izleyin filmi. Yoksa her şey fazlasıyla göze batar.
Dokümantasyon olarak izlenmesi mümkün değil.
Filmin Notu: 7.1
The Descendants’ı izleyeli çok oldu açıkçası (Niye
yazıyorum madem öyle? Bilemedim). Bir yerde rastlayınca keyif alınacak türden.
Hawaii’de geçmesi filmi enteresan kılıyor. George Clooney kadar Shailene
Woodley’e de beğendim ve tanışma fırsatı buldum. Filmin konusunu da şöyle
anlatayım; George Clooney’nin iki kızı ve bir eşi var. Eşi bir kaza sonucu
komaya giriyor. Clooney normalde kızlarıyla pek görüşemiyormuş işten-güçten,
onlarla bağ kuruyor ve birkaç düğüm atıyor bu sırada senarist filme. Güzel, ama
o küçük dünyayı pek büyütemiyor gözümüzde.
Filmin Notu: 7.4
The Help’in çok güzel renkleri ve görüntüleri var. Belki “Konusu
bu olan filmin bu kadar renkli olması iyi mi?” diye sorgulatabilirdi ama
renkler öyle güzel ki aklıma bile gelmedi. Film 60’ların A.B.D.’sinde geçiyor.
Başrolümüz, “hep aynı mı oynuyor”; Emma Stone. Stone, filmde bir gazeteci.
Zenciler hala tam olarak köle olmaktan kurtulamamış, ikinci sınıf vatandaş
durumundalar. Bu duruma katlanamayan Stone, tam da ortalığın karışık olduğu bir
dönemde beyazların evlerinde temizlik görevlisi, bebek bakıcısı, aşçı gibi pek
çok mesleği aynı anda edinen zenci kadınların anılarını kaleme almak istiyor.
Filmde oyunculuklar çok iyi. Jessica Chastain ve Octavia
Spencer (Oscar almış bu filmle) döktürmüş. En üst sınıf diyemem lakin sınıfın
kapısını zorlamış.
Filmin Notu: 7.9
The Wolf of Wallstreet. Büyük bir heyecanla gitmiştim filme.
Bazı yerlerinde çok değişik geçişler kullanmış Scorsese. Gerçek bir hikayeden
uyarlama. Taze olduğundan, konusunu anlatsam mı bilemedim. Neyse kısa geçeyim.
Di Caprio’yu takım elbiseyle görmekten çok sıkıldığımı fark ettim. Bu yüzden
Oscar ödülü almasını istemedim. Hatta Di Caprio gibi bir adamın “Aynı mı
oynamış?” diye sorgulattığına şahit oldum. Aynı oynamıyor, fakat belli bir yere
dek açılıyor. Filmin çok iddialı sahneleri var, üç saatlik bir karmaşa yahut
şölen, bakış açısına göre değişir. Bana fazla “Amerikan Rüyası” geldi, filmin
içine hiç giremedim. Filmden evvel Jagten, The Broken Circle Breakdown gibi
Avrupa yapımı filmler izlemiştim, bu nedenle epey yavan geldi açıkçası. The
Departed benzeri entrikaları daha çok beğeniyorum, filmde mütemadiyen para,
uyuşturucu, küfür ve çıplak kadın izlemekten bana gına geldi. Seven de çok
sever, bana hitap etmedi.
Filmin Notu: 7.3
American Hustle, The Fighter ve Silver Linings Playbook
gibi sağlam filmler çeken David Owen Russell yönetmen koltuğunda oturması,
sağlam oyuncu kadrosu ile kendini epey bekletmişti. Çok sorunlu bir serim-düğüm
geçişi var. Bir yerden sonra cılkı çıkıyor. Daha zeki şekilde kısaltılıp
geçilebilirmiş. Bir de Russell, “Hem senaryosuyla, hem yönetmenliğimle efsane
bir film çekeyim” diye düşünmüş sanki ancak vasatı aşamamış. Yani Tarantino’nun,
Scorsese’nin elinden çıkan kült sahnelerin başarısız örnekleri vardı sanki.
Üstelik oyunculuklar konusunda da umduğumu bulamadım. Tek “yaratıcı”
diyebileceğim sahne, bir gece kulübü sahnesiydi ve Cidade de Deus’tan
aparılmıştı. Filmde “sarı-turuncu-kırmızı” olan renk skalası tercihini ayrıca
yorucu buldum. Kısaca hayal kırıklığıydı.
Filmin Notu: 6.8
Son sahnesinde döktüren Tom Hanks hala aklımda, üzerinden
birkaç ay geçmesine rağmen. The Wolf of Wallstreet veya American Hustle kadar
iddialı bir Oscar adayı değildi. Yine de ben onlardan daha derli toplu buldum.
Belki daha az beklentiyle izlediğimden, daha çok beğendim. Gerçek bir hikayenin
uyarlaması Captain Phillips. Aksiyon tecrübesine sahip Paul Greengrass, kısıtlı
mekana rağmen işin altından kalkmış. Heyecanlandırıyor, merak ettiriyor ve
oyunculuklar çok iyi. Afrika açıklarında korsanlarca kaçırılan bir gemiyi anlatıyor.
Filmin Notu: 7.8






Hiç yorum yok:
Yorum Gönder