15 Mar 2014

Vasat ve İyiler


           Usame Bin Ladin’in yakalanışını anlatıyor Zero Dark Thirty. The Help’te pek beğendiğim Jessica Chastain, bu filmde de iyi fakat kadife bileklerinin hünerlerini dökmemiş ortaya. A Hurt Locker’dan milliyetçi olduğunu gayet iyi anladığımız Kathryn Bigelow yönetmiş bu filmi.

            Bigelow’un hangi konuları manipüle ettiğini anlayabilmek için iki Usame belgeseli izledim. Usame tarafındaki her şeyi manipüle etmiş. Buna yakalandığı operasyonun birçok detayı dahil, spoiler vermemek için anlatamıyorum. Lakin bu detaylara değin fikir vermek açısından; A.B.D. ordusunun ilk kez kullandığı bir askeri teçhizat var operasyon sırasında, bunun başına bir şey geliyor filmde, heh, gerçek operasyon sırasında da bir şey gelmiş ancak filmde anlatılandan farklı. Bigelow, A.B.D. ordusunun aptallıklarını böylesi makyajlarla kapatmış. Ayrıca altınız çizmeden geçemeyeceğim, Bin Ladin’in cesedi veya cesedinin fotoğrafı ortalarda yok. Filmde bunun manipüle edilmeye çalışılmasını anlayamadım.

            Bigelow olaya tamamen kendi tarafından bakmış. Karşı tarafın bakış açısına dair hiçbir emare yok. Usame, yüzde yüz kötü bir adam yani. Oysa izlediğim belgesellerden birinde, bir Sudan vatandaşı (sıradan vatandaş diyebiliriz), gördüğü en iyi insan olduğunu anlatıyordu Bin Ladin’in. Her şeyin merkezine “erkeklerin dünyasında ayakta kalan kadın” koyma tercihini komik buldum. Klişe. Bigelow bir Amerikalı’nın “Yabancı”, bir yabancının “Amerikalı” diyeceği kadrajlar kullanıyor. Müthiş oyunları vs. yok fakat kendi tarzı var. Temposu yüksek olmayan filmi götürmeyi ve güzel bir operasyon sahnesi çekmeyi başarmış. Velhasıl, daha evvel araştırmadıysanız Bin Ladin’in yakalanmasını, yine araştırmayın, öyle izleyin filmi. Yoksa her şey fazlasıyla göze batar. Dokümantasyon olarak izlenmesi mümkün değil.

Filmin Notu: 7.1


            The Descendants’ı izleyeli çok oldu açıkçası (Niye yazıyorum madem öyle? Bilemedim). Bir yerde rastlayınca keyif alınacak türden. Hawaii’de geçmesi filmi enteresan kılıyor. George Clooney kadar Shailene Woodley’e de beğendim ve tanışma fırsatı buldum. Filmin konusunu da şöyle anlatayım; George Clooney’nin iki kızı ve bir eşi var. Eşi bir kaza sonucu komaya giriyor. Clooney normalde kızlarıyla pek görüşemiyormuş işten-güçten, onlarla bağ kuruyor ve birkaç düğüm atıyor bu sırada senarist filme. Güzel, ama o küçük dünyayı pek büyütemiyor gözümüzde.

Filmin Notu: 7.4


            The Help’in çok güzel renkleri ve görüntüleri var. Belki “Konusu bu olan filmin bu kadar renkli olması iyi mi?” diye sorgulatabilirdi ama renkler öyle güzel ki aklıma bile gelmedi. Film 60’ların A.B.D.’sinde geçiyor. Başrolümüz, “hep aynı mı oynuyor”; Emma Stone. Stone, filmde bir gazeteci. Zenciler hala tam olarak köle olmaktan kurtulamamış, ikinci sınıf vatandaş durumundalar. Bu duruma katlanamayan Stone, tam da ortalığın karışık olduğu bir dönemde beyazların evlerinde temizlik görevlisi, bebek bakıcısı, aşçı gibi pek çok mesleği aynı anda edinen zenci kadınların anılarını kaleme almak istiyor.

            Filmde oyunculuklar çok iyi. Jessica Chastain ve Octavia Spencer (Oscar almış bu filmle) döktürmüş. En üst sınıf diyemem lakin sınıfın kapısını zorlamış.

Filmin Notu: 7.9


            The Wolf of Wallstreet. Büyük bir heyecanla gitmiştim filme. Bazı yerlerinde çok değişik geçişler kullanmış Scorsese. Gerçek bir hikayeden uyarlama. Taze olduğundan, konusunu anlatsam mı bilemedim. Neyse kısa geçeyim. Di Caprio’yu takım elbiseyle görmekten çok sıkıldığımı fark ettim. Bu yüzden Oscar ödülü almasını istemedim. Hatta Di Caprio gibi bir adamın “Aynı mı oynamış?” diye sorgulattığına şahit oldum. Aynı oynamıyor, fakat belli bir yere dek açılıyor. Filmin çok iddialı sahneleri var, üç saatlik bir karmaşa yahut şölen, bakış açısına göre değişir. Bana fazla “Amerikan Rüyası” geldi, filmin içine hiç giremedim. Filmden evvel Jagten, The Broken Circle Breakdown gibi Avrupa yapımı filmler izlemiştim, bu nedenle epey yavan geldi açıkçası. The Departed benzeri entrikaları daha çok beğeniyorum, filmde mütemadiyen para, uyuşturucu, küfür ve çıplak kadın izlemekten bana gına geldi. Seven de çok sever, bana hitap etmedi.

Filmin Notu: 7.3


            American Hustle, The Fighter ve Silver Linings Playbook gibi sağlam filmler çeken David Owen Russell yönetmen koltuğunda oturması, sağlam oyuncu kadrosu ile kendini epey bekletmişti. Çok sorunlu bir serim-düğüm geçişi var. Bir yerden sonra cılkı çıkıyor. Daha zeki şekilde kısaltılıp geçilebilirmiş. Bir de Russell, “Hem senaryosuyla, hem yönetmenliğimle efsane bir film çekeyim” diye düşünmüş sanki ancak vasatı aşamamış. Yani Tarantino’nun, Scorsese’nin elinden çıkan kült sahnelerin başarısız örnekleri vardı sanki. Üstelik oyunculuklar konusunda da umduğumu bulamadım. Tek “yaratıcı” diyebileceğim sahne, bir gece kulübü sahnesiydi ve Cidade de Deus’tan aparılmıştı. Filmde “sarı-turuncu-kırmızı” olan renk skalası tercihini ayrıca yorucu buldum. Kısaca hayal kırıklığıydı.

Filmin Notu: 6.8


            Son sahnesinde döktüren Tom Hanks hala aklımda, üzerinden birkaç ay geçmesine rağmen. The Wolf of Wallstreet veya American Hustle kadar iddialı bir Oscar adayı değildi. Yine de ben onlardan daha derli toplu buldum. Belki daha az beklentiyle izlediğimden, daha çok beğendim. Gerçek bir hikayenin uyarlaması Captain Phillips. Aksiyon tecrübesine sahip Paul Greengrass, kısıtlı mekana rağmen işin altından kalkmış. Heyecanlandırıyor, merak ettiriyor ve oyunculuklar çok iyi. Afrika açıklarında korsanlarca kaçırılan bir gemiyi anlatıyor.

Filmin Notu: 7.8

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder