10 Mar 2014

Travmay

            Gri bir koltuk takımı ve halı-ser vardı Bakırköy’deki oturma odamızda. Salondaki oymalı, korkunç koltuklardan farklı olarak, buradaki koltuklar rahattı. Genelde oturma odasında otururduk annemle. Koltuklar, kütüphaneli; koca bir televizyon dolabının içindeki 63 ekran Sony televizyona bakıyordu. Sehpalar ben yürümeye başladıktan sonra gitmişti evden. Hareketliydim. Salondaki yemek masamız da bu sebepten yuvarlaktı.

            Ne üzerinde rahatça koşabileceğim köşeli koltuk takımları vardı başka evlerde, ne de kumandasını o denli beğendiğim televizyonlar… Hayatın en sıcak odasıydı oturma odası. Annem yemek yaparken haberleri orada izlerdim, dergilere orada bakardım, oyunlarımı genelde orada oynardım, annem yemek yapmadan evvel Yalan Rüzgârı’nı yine orada seyrederdik.

            Ve o televizyonda, Yalan Rüzgârı’nda merdivenden düşüp çocuğunu düşüren kadına aklım ermedi, jenerik boyunca gözleri kapalı iken birden açan adamdan çok korktum, Fenerbahçe’nin şampiyonluğunu gördüm, Engin Civan’ın haberlerini takip ettim, Coşkun Aral’ın iç-savaş içerikli programlarını izlememe izin vermedi babam.

            Pazar günüydü. Annem ve babam oturma odasındaydı. Ben neden yanlarında değildim anımsamıyorum. Bağırmaya başladılar. Sesler gittikçe yükseldi. Çakılmış duruyordum. Birbirlerine bağırıp, “öyle şeyler” söylemelerini algılayamıyordu beynim. Bağrışmalar arttı, odanın içinde hareket ettiklerini anlıyordum. Birden pat-küt sesler gelmeye başladı. Gürültü kesildi. Annem ağlıyordu. Babamın sesi bir acayipti.

            Sanırım sonra annem odalarına gitti, babam salona. Babam “Korktun mu?” diye sordu. Ya da bu başka zamandı, bilmiyorum. Oturma odasına gittiğimde, 63 ekran Sony’mizin kumandası koltukta yatıyordu ceset misali. Yani, en büyük parçası… Her yana dağılmıştı. Pilleri-önü-arkası. Yalnız kan eksikti. Annem babama vurmuştu kumandayla. Bunu onlar mı söyledi, ben mi çıkardım hatırlamıyorum. Babam hiç vurmadı anneme şimdiye dek. Dili giyotin gibidir zaten.

            Ertesi gün babaannem beni almaya geldi. Kumandanın parçaları bir torbaya konmuştu ceset misali. Minibüse bindik. Kumandayı gömmeye mi gidiyorduk, yoksa otopsi için adli tıbba mı; soramıyordum. Uzun bir yolculuk ve biraz yürüyüşten sonra, çarşı ve iş hanı kavramlarını menemen yapan bir binaya geldik. İçerisi de bir garipti. Birkaç dükkan, ortada gereksiz büyük bir boşluk. Aksiyon filmlerindeki çatışma sahneleri için epey uygundu. Dükkanlardan birine girdik. Babaannem cesedi çantasından çıkardı. “Aynısı yok.” dedi adam “Bundan var. Bu hepsine uyar.” Aynısı nasıl olabilirdi ki zaten?

            “Tramvayla dönelim mi?” “Olur.” Çirkin kumandamızla öncekinden çok yürüyerek vardık istasyona. Hiç tramvaya binmemiştim hayatımda. Az sonra geldi, kapıları açıldı. Ters oturdum. Dümdüz gidiyordu, sarsılmıyordu. Kayıyordu sanki. Araba gibi değildi. Güneş tepemizdeydi. Tünellere girince serinliyordum.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder