Gri bir koltuk takımı ve halı-ser vardı Bakırköy’deki
oturma odamızda. Salondaki oymalı, korkunç koltuklardan farklı olarak, buradaki
koltuklar rahattı. Genelde oturma odasında otururduk annemle. Koltuklar,
kütüphaneli; koca bir televizyon dolabının içindeki 63 ekran Sony televizyona
bakıyordu. Sehpalar ben yürümeye başladıktan sonra gitmişti evden.
Hareketliydim. Salondaki yemek masamız da bu sebepten yuvarlaktı.
Ne üzerinde rahatça koşabileceğim köşeli koltuk takımları
vardı başka evlerde, ne de kumandasını o denli beğendiğim televizyonlar…
Hayatın en sıcak odasıydı oturma odası. Annem yemek yaparken haberleri orada
izlerdim, dergilere orada bakardım, oyunlarımı genelde orada oynardım, annem
yemek yapmadan evvel Yalan Rüzgârı’nı yine orada seyrederdik.
Ve o televizyonda, Yalan Rüzgârı’nda merdivenden düşüp
çocuğunu düşüren kadına aklım ermedi, jenerik boyunca gözleri kapalı iken birden
açan adamdan çok korktum, Fenerbahçe’nin şampiyonluğunu gördüm, Engin Civan’ın
haberlerini takip ettim, Coşkun Aral’ın iç-savaş içerikli programlarını
izlememe izin vermedi babam.
Pazar günüydü. Annem ve babam oturma odasındaydı. Ben
neden yanlarında değildim anımsamıyorum. Bağırmaya başladılar. Sesler gittikçe
yükseldi. Çakılmış duruyordum. Birbirlerine bağırıp, “öyle şeyler” söylemelerini
algılayamıyordu beynim. Bağrışmalar arttı, odanın içinde hareket ettiklerini
anlıyordum. Birden pat-küt sesler gelmeye başladı. Gürültü kesildi. Annem
ağlıyordu. Babamın sesi bir acayipti.
Sanırım sonra annem odalarına gitti, babam salona. Babam “Korktun
mu?” diye sordu. Ya da bu başka zamandı, bilmiyorum. Oturma odasına gittiğimde,
63 ekran Sony’mizin kumandası koltukta yatıyordu ceset misali. Yani, en büyük
parçası… Her yana dağılmıştı. Pilleri-önü-arkası. Yalnız kan eksikti. Annem
babama vurmuştu kumandayla. Bunu onlar mı söyledi, ben mi çıkardım
hatırlamıyorum. Babam hiç vurmadı anneme şimdiye dek. Dili giyotin gibidir
zaten.
Ertesi gün babaannem beni almaya geldi. Kumandanın
parçaları bir torbaya konmuştu ceset misali. Minibüse bindik. Kumandayı gömmeye
mi gidiyorduk, yoksa otopsi için adli tıbba mı; soramıyordum. Uzun bir yolculuk
ve biraz yürüyüşten sonra, çarşı ve iş hanı kavramlarını menemen yapan bir
binaya geldik. İçerisi de bir garipti. Birkaç dükkan, ortada gereksiz büyük bir
boşluk. Aksiyon filmlerindeki çatışma sahneleri için epey uygundu. Dükkanlardan
birine girdik. Babaannem cesedi çantasından çıkardı. “Aynısı yok.” dedi adam “Bundan
var. Bu hepsine uyar.” Aynısı nasıl olabilirdi ki zaten?
“Tramvayla dönelim mi?” “Olur.” Çirkin kumandamızla
öncekinden çok yürüyerek vardık istasyona. Hiç tramvaya binmemiştim hayatımda.
Az sonra geldi, kapıları açıldı. Ters oturdum. Dümdüz gidiyordu, sarsılmıyordu.
Kayıyordu sanki. Araba gibi değildi. Güneş tepemizdeydi. Tünellere girince
serinliyordum.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder