3 Kas 2012

Fasle Kargadan


            Hayattaki  neredeyse her şeyi: Savaşları, aileleri, kişileri ve aşkı basite indirgiyor Gergedan Mevsimi. Aslında bu “basitin” üzerindeki katlarca ağırlığı, getirdiği sonsuz açılımları ve karmaşıklığı da gözler önüne seriyor.
         İran’daki devrim sürecinde tutuklanıp 27 yıl hapis yatan bir Kürt şairin aşkını anlatıyor film. Fakat filmin kullandığı imgelerin birinden gidelim; “su altında” cinsellik var. Aynı kadına aşık olan iki adamın farklı nedenlerle bastırdığı aşkı, bir süre sonra cinselliğe dönüşüyor. Bu iki adam, kadın, devrim  ve İran… Çok şeyin altında salt “bastırılmış cinsellik” olabileceğini görüyoruz. Özellikle doğuya, Ortadoğu’ya, bu coğrafyaya ait sorunların “bastırılmak” kaynaklı olduğunu görüyoruz. Ait olduğu sınıf nedeniyle ezilen bir şoförün, gücü (iktidarı) ele aldığında ne denli vahşi olabildiğini görüyoruz. Bu hem hayat, hem aşk konusunda geçerli… Bastırılmış olan mutlak bir karşılığa, hatta şiddete yol açıyor. Gücü ele alanın, ezileni unutuşuna acıyla şahit oluyoruz. Oluşan bu diyalektiğin geri kalanına filmi izleyerek şahit olabilirsiniz.

         Film, Cannes Film Festivali’ne alınmadı. Alınmamak için de geçerli olabilecek nedenler var. Bahman Ghobadi önceki filmlerine kilit noktalarda o kadar çok gönderme yapmış ki, filmin değerlendirilmeye öncekilerle beraber alınması mantıklı olabilir belki de.

         Filmde kurgunun ve hikayenin belli bir düzende gitmemesi ve karakterlerin yeterince temellendirilmemesi nedeniyle (ki bu karakterler imgeye yakın olduğu için bir tercihtir muhtemelen) seyircinin kendini sorgulama süreci biraz yarım kalıyor. Takip bir yandan durağan filmi hızlı kılarken, bir yandan da seyirciyi biraz üçüncü kişiye döndürüyor yani. Bu coğrafya filmlerinde seyirci ya 1. kişidir aslında, ya da 3 ile 1 arasında bir yerdedir. Bu sebepten anlatımda hafif bir burukluk mevcut. Ghobadi’nin çokça yakın plan tercih etmesi de, seyircinin sahneyi kendi içinde imgelendirmesinden çok, karşıdakini anlamaya çalışmasına itiyor. Sözün özü bir empati yoksunluğu var. Yine de hikaye zaman zaman öyle çarpıcı anlatılıyor ki, tam tersi bunu sorgulamıyorsunuz.


         Görüntü yönetmenliği şahane. Ghobadi’nin portreleri ve bazı açıları diğer yönetmenleri üzecek kadar iyi. Filmin herhangi bir karesini çerçeveleyip duvara asabilirsiniz. Genellikle es geçilebilen veya önemsenmeyen “araba-içi” sahneler ders niteliğinde. Karakterlerin aslında ölmüş olmaları nedeniyle yüzlerinde bir beyazlık var. Seyirci açısından yorucu ama iyi kotarılmış. Renkler hep monokrom gidilmiş. Anlatırsam tılsımı kaçar, bu yüzden çeşitli sahneleri ballandıramıyorum.

         Yılmaz Erdoğan yine çok iyi, Monica Belluci’nin role fazladan bir katkısı yok. Beren Saat’in oyunculuk için çeşitlemelere ihtiyacı var ve hala büyük sahnelerde sorunları var. Baş karakter Sahel’in yaşlılığını oynayan Behrouz Vossoughi gayet iyi; yüzüne bakarken dahi acı çekiyoruz.

         Film, Ghobadi’nin diğer filmlerinden bir seviye altta; dünya sinemasındaki birçok örneğin önünde. Yola çıkılan nokta güzel, senaryoda ufak gedikler var lakin sırf görüntüler için bile izlenir. İran Sineması’nın fark edilişi çok güzel, oluşturduğu çizgi takdire şayan... Özgün sinema dilleri, yıkabildikleri tabular ve birkaç yıldır yurtdışında da filmlerini tanıtmaları sayesinde, rahatça diyebiliriz ki sinemanın en formda ülkesi İran. Umarım Amerikan Sineması’nın (belki de Hollywood demeli) oluşturduğu sanatla alakasız tabuları ve kuralları diğer ülkelerin yıkmasına da öncü olurlar. “Sanat” ve “tabu” çok uzak noktalar. “Popüler” dediğimiz şırınga, aslında “tabu” aşılar.

Filmin Notu: 8.4 / 10

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder