Hayattaki neredeyse her şeyi: Savaşları, aileleri,
kişileri ve aşkı basite indirgiyor Gergedan Mevsimi. Aslında bu “basitin” üzerindeki
katlarca ağırlığı, getirdiği sonsuz açılımları ve karmaşıklığı da gözler önüne
seriyor.
İran’daki devrim sürecinde tutuklanıp
27 yıl hapis yatan bir Kürt şairin aşkını anlatıyor film. Fakat filmin
kullandığı imgelerin birinden gidelim; “su altında” cinsellik var. Aynı kadına
aşık olan iki adamın farklı nedenlerle bastırdığı aşkı, bir süre sonra
cinselliğe dönüşüyor. Bu iki adam, kadın, devrim ve İran… Çok şeyin altında salt “bastırılmış
cinsellik” olabileceğini görüyoruz. Özellikle doğuya, Ortadoğu’ya, bu
coğrafyaya ait sorunların “bastırılmak” kaynaklı olduğunu görüyoruz. Ait olduğu
sınıf nedeniyle ezilen bir şoförün, gücü (iktidarı) ele aldığında ne denli
vahşi olabildiğini görüyoruz. Bu hem hayat, hem aşk konusunda geçerli…
Bastırılmış olan mutlak bir karşılığa, hatta şiddete yol açıyor. Gücü ele
alanın, ezileni unutuşuna acıyla şahit oluyoruz. Oluşan bu diyalektiğin geri
kalanına filmi izleyerek şahit olabilirsiniz.
Film, Cannes Film Festivali’ne
alınmadı. Alınmamak için de geçerli olabilecek nedenler var. Bahman Ghobadi
önceki filmlerine kilit noktalarda o kadar çok gönderme yapmış ki, filmin
değerlendirilmeye öncekilerle beraber alınması mantıklı olabilir belki de.
Filmde kurgunun ve hikayenin belli bir
düzende gitmemesi ve karakterlerin yeterince temellendirilmemesi nedeniyle (ki
bu karakterler imgeye yakın olduğu için bir tercihtir muhtemelen) seyircinin
kendini sorgulama süreci biraz yarım kalıyor. Takip bir yandan durağan filmi
hızlı kılarken, bir yandan da seyirciyi biraz üçüncü kişiye döndürüyor yani. Bu
coğrafya filmlerinde seyirci ya 1. kişidir aslında, ya da 3 ile 1 arasında bir
yerdedir. Bu sebepten anlatımda hafif bir burukluk mevcut. Ghobadi’nin çokça
yakın plan tercih etmesi de, seyircinin sahneyi kendi içinde imgelendirmesinden
çok, karşıdakini anlamaya çalışmasına itiyor. Sözün özü bir empati yoksunluğu
var. Yine de hikaye zaman zaman öyle çarpıcı anlatılıyor ki, tam tersi bunu
sorgulamıyorsunuz.
Görüntü yönetmenliği şahane.
Ghobadi’nin portreleri ve bazı açıları diğer yönetmenleri üzecek kadar iyi.
Filmin herhangi bir karesini çerçeveleyip duvara asabilirsiniz. Genellikle es
geçilebilen veya önemsenmeyen “araba-içi” sahneler ders niteliğinde.
Karakterlerin aslında ölmüş olmaları nedeniyle yüzlerinde bir beyazlık var.
Seyirci açısından yorucu ama iyi kotarılmış. Renkler hep monokrom gidilmiş.
Anlatırsam tılsımı kaçar, bu yüzden çeşitli sahneleri ballandıramıyorum.
Yılmaz Erdoğan yine çok iyi, Monica
Belluci’nin role fazladan bir katkısı yok. Beren Saat’in oyunculuk için
çeşitlemelere ihtiyacı var ve hala büyük sahnelerde sorunları var. Baş karakter
Sahel’in yaşlılığını oynayan Behrouz Vossoughi gayet iyi; yüzüne bakarken dahi
acı çekiyoruz.
Film, Ghobadi’nin diğer filmlerinden
bir seviye altta; dünya sinemasındaki birçok örneğin önünde. Yola çıkılan nokta
güzel, senaryoda ufak gedikler var lakin sırf görüntüler için bile izlenir.
İran Sineması’nın fark edilişi çok güzel, oluşturduğu çizgi takdire şayan...
Özgün sinema dilleri, yıkabildikleri tabular ve birkaç yıldır yurtdışında da
filmlerini tanıtmaları sayesinde, rahatça diyebiliriz ki sinemanın en formda
ülkesi İran. Umarım Amerikan Sineması’nın (belki de Hollywood demeli)
oluşturduğu sanatla alakasız tabuları ve kuralları diğer ülkelerin yıkmasına da
öncü olurlar. “Sanat” ve “tabu” çok uzak noktalar. “Popüler” dediğimiz şırınga,
aslında “tabu” aşılar.
Filmin
Notu: 8.4 / 10


Hiç yorum yok:
Yorum Gönder