21 Kas 2012

Yeraltı


            Demirkubuz’un “Yeraltından Notlar” uyarlaması Yeraltı. Atlanan ve çok büyük bir “es geçme” olduğunu düşündüğüm, Dostoyevski tekniği ve romanının en kilit noktalarından biri olan “Tanrısallık” filmde yoktu. Dostoyevski bunu bilerek mi yapmıştır bilmiyorum. Çünkü romancının kendisi bile bazı dengeleri fark etmeden kurar; romanlarında ya anlatım, ya baş karakter ya da olaylar, karakterlerin hepsini iyi ve kötü yanlarıyla gösterir. Bu cümleyi şöyle tamamlamak icap ediyor: Eğer X karakteri, baş karakterimize göre yalancıysa (ki baş karakter epey etraflı düşünebildiği için zaten insanları iyi ve kötü taraflarıyla göstermeyi başarır) daha sonra kritik bir noktada doğru söyleyerek baş karakteri yalanlar. Ya da yalancıdır ama cömerttir atıyorum... Fakat filmde bu bakış açısı yoktu. Karakterler sübjektif yansıtılmıştı.
            Baş karakterimiz Muharrem üzerinden, kişisel ve toplumsal bir sorgulamaya geçiş üzerine kuruluydu konu. Muharrem’in kendi iç karmaşasındaki çeşitli noktaların izleyiciyi yakalaması ve rahatsız etmesi bekleniyordu. Roman ve Dostoyevski Romanı da bunu yapmaya çalışıyor. Baş karakterin içsel çözümlemelerine oluşan empati ve artık karakterin tarafını tutan okuyucu. Karakterin tarafını tutmak elbette sübjektif bir unsur oluşturuyor. Bunun nedeni diğer karakterlerin iç dünyasını bilmiyor oluşumuz. Oysa filmde Muharrem’in “kötü” kodladığı arkadaşları gerçekten kötü. Belki de söylediği kadar kötü olmasalar bu sorun ortadan kalkabilirdi. Son değindiğim Gergedan Mevsimi filmindeki empati kurdurtma yoksunluğu, bu filmde daha teknik ve karmaşık olarak var. O filmin sorununu çözmek daha basitti bir sinemacı açısından…

            Oluşan bu sübjektif tablo dışında empati yoksunluğu yaratan ikinci unsur teknik. İmge-imgelem yaratmak için çekilen uzun sahnelerde oyuncuların yüzlerini gördük hep. Fakat bu imgeleştirmeyi kendi kafamızda oluşturacak bir nesne, bundan önce bir hareketlilik veya bu durgunluğu oluşturacak nedeni biz anlayamadık. Anlasaydık harika empati kuracaktık. Ancak uzak olduğumuz ve sübjektif baktığımız bir karakterin yüzüne uzun süre bakmak sadece sıkılmaya yol açıyor. Hatta karakterle anlatım-üstü bir ilişki kurulması gereken bu sahnelerde ben filmden ve karakterlerden soğudum. Bu imgelemeyi oluşturmak zor. Aşikar olan, oluşturamayınca ortaya büyük bir boşluk çıktığı.

            Oyunculukların yanında, filmin renkleri ve görüntü yönetmenliği çok başarılıydı. Kopukluğu ise senaryo ögesi oluşturuyordu. Zaman zaman kontrast renklerin oluşturduğu tablolar ilham vericiydi. Ne yazık ki, Demirkubuz’un çizgisinin altında bu film. Üstelik elinde bolca boşluk bulabileceği bir orta-sınıf varken. Söylemeden geçemeyeceğim, filmin sınıf-rütbe çatışmasını anlatış tarzını beğendim. Dostoyevski’nin kafa yorduğu, özellikle ordu ve yönetim üzerinden mütemadiyen yerdiği bir şey bu. Demirkubuz iyi düşünmüş lakin isabetsiz vurmuş. İyi bir katarsis de yakalamış halbuki.
Muharrem’in içinde tuttuğu şeyler dışına vururken, kendi içini daha fazla sorgulayıp kaybolması ve duygularının hızına yetişememesinin de onda farklı duygular oluşturması, bu duygularla beraber artık hissiyatını ve duygularını iyice kontrol edememesi ve bastırdığı duyguların zaman zaman sert biçimde, kontrolsüz olarak ortaya çıkmasını gördük. Kusacağını bilerek sarhoş olmaktan zevk almak insanın çok derininde. Keşke biraz daha iyi anlatılabilseydi. Ki bazı varoluşsal soruları yerinde ve düşündürücüydü.

Filmin Notu: 7.0 / 10

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder