Demirkubuz’un “Yeraltından Notlar” uyarlaması Yeraltı.
Atlanan ve çok büyük bir “es geçme” olduğunu düşündüğüm, Dostoyevski tekniği ve
romanının en kilit noktalarından biri olan “Tanrısallık” filmde yoktu.
Dostoyevski bunu bilerek mi yapmıştır bilmiyorum. Çünkü romancının kendisi bile
bazı dengeleri fark etmeden kurar; romanlarında ya anlatım, ya baş karakter ya
da olaylar, karakterlerin hepsini iyi ve kötü yanlarıyla gösterir. Bu cümleyi
şöyle tamamlamak icap ediyor: Eğer X karakteri, baş karakterimize göre
yalancıysa (ki baş karakter epey etraflı düşünebildiği için zaten insanları iyi
ve kötü taraflarıyla göstermeyi başarır) daha sonra kritik bir noktada doğru
söyleyerek baş karakteri yalanlar. Ya da yalancıdır ama cömerttir atıyorum...
Fakat filmde bu bakış açısı yoktu. Karakterler sübjektif yansıtılmıştı.
Baş karakterimiz Muharrem üzerinden, kişisel ve toplumsal
bir sorgulamaya geçiş üzerine kuruluydu konu. Muharrem’in kendi iç
karmaşasındaki çeşitli noktaların izleyiciyi yakalaması ve rahatsız etmesi
bekleniyordu. Roman ve Dostoyevski Romanı da bunu yapmaya çalışıyor. Baş
karakterin içsel çözümlemelerine oluşan empati ve artık karakterin tarafını
tutan okuyucu. Karakterin tarafını tutmak elbette sübjektif bir unsur
oluşturuyor. Bunun nedeni diğer karakterlerin iç dünyasını bilmiyor oluşumuz.
Oysa filmde Muharrem’in “kötü” kodladığı arkadaşları gerçekten kötü. Belki de
söylediği kadar kötü olmasalar bu sorun ortadan kalkabilirdi. Son değindiğim
Gergedan Mevsimi filmindeki empati kurdurtma yoksunluğu, bu filmde daha teknik
ve karmaşık olarak var. O filmin sorununu çözmek daha basitti bir sinemacı
açısından…
Oluşan bu sübjektif tablo dışında empati yoksunluğu
yaratan ikinci unsur teknik. İmge-imgelem yaratmak için çekilen uzun sahnelerde
oyuncuların yüzlerini gördük hep. Fakat bu imgeleştirmeyi kendi kafamızda
oluşturacak bir nesne, bundan önce bir hareketlilik veya bu durgunluğu
oluşturacak nedeni biz anlayamadık. Anlasaydık harika empati kuracaktık. Ancak
uzak olduğumuz ve sübjektif baktığımız bir karakterin yüzüne uzun süre bakmak
sadece sıkılmaya yol açıyor. Hatta karakterle anlatım-üstü bir ilişki kurulması
gereken bu sahnelerde ben filmden ve karakterlerden soğudum. Bu imgelemeyi
oluşturmak zor. Aşikar olan, oluşturamayınca ortaya büyük bir boşluk çıktığı.
Oyunculukların yanında, filmin renkleri ve görüntü
yönetmenliği çok başarılıydı. Kopukluğu ise senaryo ögesi oluşturuyordu. Zaman
zaman kontrast renklerin oluşturduğu tablolar ilham vericiydi. Ne yazık ki,
Demirkubuz’un çizgisinin altında bu film. Üstelik elinde bolca boşluk
bulabileceği bir orta-sınıf varken. Söylemeden geçemeyeceğim, filmin
sınıf-rütbe çatışmasını anlatış tarzını beğendim. Dostoyevski’nin kafa yorduğu,
özellikle ordu ve yönetim üzerinden mütemadiyen yerdiği bir şey bu. Demirkubuz
iyi düşünmüş lakin isabetsiz vurmuş. İyi bir katarsis de yakalamış halbuki.
Muharrem’in
içinde tuttuğu şeyler dışına vururken, kendi içini daha fazla sorgulayıp
kaybolması ve duygularının hızına yetişememesinin de onda farklı duygular
oluşturması, bu duygularla beraber artık hissiyatını ve duygularını iyice
kontrol edememesi ve bastırdığı duyguların zaman zaman sert biçimde, kontrolsüz
olarak ortaya çıkmasını gördük. Kusacağını bilerek sarhoş olmaktan zevk almak
insanın çok derininde. Keşke biraz daha iyi anlatılabilseydi. Ki bazı
varoluşsal soruları yerinde ve düşündürücüydü.
Filmin Notu: 7.0 / 10


Hiç yorum yok:
Yorum Gönder