Yanımızdan, hatta belki benim
kederimden, belki senin heyecanından orada sen yoktun o zaman: Yanımdan deniz
geçiyordu boğaza doğru. Hava köşesine çekilen bir kaplumbağa misali kapamıştı
kendini. Bu mevsimde doğaldı… O gün o koca kentte, muhabbetlerin karadan
yürütüldüğü anlarda bile sorgulanmadı bu yüzden. Biraz fazla azadeydi herkes.
Mesela Tophane’de, eşyayı yüklerken kamyonete, “derdin ne?” dedi nakliyatçı
birine. Sonra ardını pek dinlemeden iki kerede çalıştırdı emektarı gitti.
Yan masadan bir çay kaşığı kekeletti
düşüncemi. “Sen şeyi okudun mu?” dedi. Bu, muhtemelen son esnasıydı aklımın.
Diyalog kellesini alacaktı monoloğun. Hem de ne ihtişamla… Birkaç masalın bir
arada yer aldığı masal kitabımdaki cellat gibi, önce heybetli bir tur
attıracaktı baltaya, balta baltalığını boynumu geçip “küt” sesini çıkarınca
kanıtlayacaktı tahtada. Sahi o tahtanın bir ismi var mıydı? O masal kitabında o
korkunç celladın ne işi vardı? Cellatlar devlet memuru muydu? Tahtanın ismi
neydi? Kesin ismini bilip sürekli kullanan bir ihtiyar vardır. Hep şöyle
oluyordur “Cemal de sanki hötöş tahtasındaymış gibi yapıyor canım” “Hötöş tahtası
mı?” “Hani üstünde kafa kesiyor ya cellatlar yahu (o kadar bilgiyim ki, bu
benim için çok sıradan, sen nasıl bilmezsin, ben bilirsin sanıyordum, hayret,
bende daha neler var, vs…)”
-Eee,
Flaubert’in kitabı ya.
-Madame
Bovary?
-Heh.
Evet!
-Cık.
-Neden?
-Fazla
gerçekçi. Rahatsız oluyorum okurken.
-Ama
şey çok güzel değil mi?
-Okumadım.
-Başlamışsın
ama böyle dediğine göre. Başındaydı diyeceğim yer kitabın...
-Sonunu
okudum.
-Niye?
-Bilmem.
-Hatırlıyor
musun peki sonunu?
-Hatırlasam
yaşayamazdım.
-Sen
de hiçbir şeyi hatırlamıyorsun okuduğun.
-Hatırlasam
yaşayamazdım.
-Aman.
Bir cümle bulmuşsun iyi ki.
-Ben
bulmadım.
-Kim
buldu?
-Bir
kitapta yazıyordu.
-Hani
hatırlamazdın okuduklarını… Hangi kitapta?
-Bu
kitapta.
-Nasıl?
-Bunları
yazdığım kitapta işte…
-E
tamam o kitabı sen yazmadın mı?
-Ben
mi yazdım?
-…
Hep böyle misin?
-Cık.
-Sence
mutlak doğru diye bir şey var mı?
-Var.
-Nedir
mutlak doğru?
-Ölecek…
“Ölecek olmamız” diyecektim, karşı
kaldırımdan; çaprazımdan, hayatımda gördüğüm en yaşlı adam geçiyordu elinde
oltayla.
-Ne?
-Yok
galiba.
-Bence
var.
Kafasını çevirip yaşlı adamı gördü…

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder