19 Eki 2012

Şarköy


         Şarköy’de devre mülk tutmuşuz. 1.5 veya 2.5 yaşındayım. 2.5 olmalıyım. Dedem, annem, babam, halam, babaannem, amcam, ben kadro. Amcamın BMW’si var. Açık mavi. Bitiyorum o BMW’ye. Birçok hastalığı bana bulaştıran amcam oldu sanırım… Eskiden alt komşumuzdu. Evinde garsonculuk oynayıp, sallanan ata binerdim, bir de televizyon sehpası vardı; sürekli onun resmini yapardım. Arka odası korkunçtu. Ütü tahtası, çamaşır kurutma askısı, gardırop. Eskiden herkesin korkunç bir odası vardı. En korkuncu, dedemin evindeki tuvalette (tuvaletteki kapı buraya açılıyordu) bulunan odaydı: İki adet karşılıklı küvet ancak küvetler yerde değil, yerden 1 metre 60 santim kadar havada, odanın ışığı kırmızı; karanlık oda. Odanın varlık nedenini bu travma başladıktan yıllar sonra idrak ettim. O tuvalette kaka yapmak, pazarda annemin elimi bırakmasıyla birlikte dünyanın en korkunç şeyiydi. Hatta çok küçükken gördüğüm ve hala etkisinden çıkamadığım kâbusumun nedeni belki budur: Plajda annemin yanında oturuyorum. Hava çok güneşli, şemsiyenin altında şezlongdayız. Dondurmacılar, mısırcılar geçiyor. Annem bana bir şeyler söylüyor, bir yerden sonra dediklerini anlayamıyorum ve sol eli (annem solak) birden uçup, plajın arkasındaki dev apartmanların üzerinden uçup gidiyor.

         Devre mülkümüz bir sitedeydi, site karşılıklı 15-20 kadar villadan oluşuyordu ve soldan ilk evdi bizimki. Ortada beton bir yol, yolun sonu geniş bir beton alan, alanda potalar ve park eden arabalar, ötesi kumsal ve deniz, iki yanda ağaçlar… Lakırdıyı buraya getiren BMW o alanda dururdu. Ben de arkadaşlarımla oynamadığım vakitlerde, oraya gidip takla atardım betonda. Hatta bir akşam elektrik kesildi ben oradayken, bütün çocuklar çığlık çığlığaydı ve amcam derhal arabaya atlayıp farları açtığında, o zamana dek gördüğüm en geniş kitleye hitap eden kahraman olmuştu. Ben de ağlamış mıydım? “Hatırlamıyorum” diye düşünürken içimi sıkıntı bastı… Evet evet, gayet ciyaklamıştım. Bir de annemler denize girerken çok ağlamıştım boğulacaklar diye… Hala gülerim buna. Şezlongda oturmuş, arkalarından bağırıp sövüyordum: “Salaklar! Aptallar! Köpek balıkları yiyecek sizi! Boğulacaksınız! Hayvanlar!”  Sanırım babam civarda değildi. Bu kadar küfür edebildiğime göre… Gerçi babam yanımdayken de küfür etmiştim:

         İki arkadaşım vardı. Biri Tolga, diğeri Damla. Damla’dan hoşlanıyor muydum yoksa bu düşünce aile büyüklerimce sonradan mı aşılandı bilmiyorum. Tolga fiyakalı çocuktu. Sarı, akülü bir cipi vardı. Gördüğüm ilk akülü arabaydı. Sağ olsun arada bir tur atmama izin veriyordu. Henüz Recaizade Mahmud Ekrem’in romanını okumadan kapıldığım “Araba Sevdası”, akülü arabayı görünce aşka evrildi ve bir ebeveynin duymak istemeyeceği o tümceye dönüştü: “Ben de istiyorum.”

         İşin kötüsü, inatçı bir çocuktum. İsteklerimi oyalama taktiğiyle defedemezdiniz. Dolayısıyla önce aba altından sopa gösterdim, sonra baskı geldi ve peşi sıra dikta! Aleyhtarlarımın dayanacak gücü kalmamıştı. Yurt dışına kaçmak, akülü araba almaktan daha maliyetliydi. Babam neticeyi iki sözcükle ilan etti: “Tamam alacağım.”

         Bekleyiş başladı. Akşamına yarım bardak bira içildi, masaya çıkıldı. Göbek atıldı, ziller zurnalara karıştı. Hayırsız evladını bu halde gören baba hısımları yatıştırdı “Yahu içsin neyse, bir tane de alkolik çıksın aileden.” Kuş üzümlü kahvaltıyı, alanda atılan taklalar takip etti. Dedem ve babam akülü arabayı getirmek üzere Valens Kemeri’nin dibine, Saraçhane’ye yola çıktı. Haşim İşcan Geçidi bu işler için biçilmiş kaftandı.

         Neyse efendim, pek olumlu uyanırmışım Şarköy günlerinde zaten. Babaannem hep bahseder... Merdivenleri inip, salonda oturan babaanneme dönüp “Günaydııın!” deyip gülücük atarmışım. Babamla dedem bu bekleyişin sonunda arabayı getirdiler. Kırmızı bir Peugeot idi. Lakin bir farklılığı vardı: Pedallıydı. Pedallı daha ucuzdu çünkü. Yine de bir heves bunu sorgulamadan arabaya bindim. Sonrasını ben hatırlamıyorum fakat şöyle cereyan etmiş; Arabaya binip, iki adım gidip, durup, kornaya basıp, okkalıyı yapıştırmışım: “Önüne baksana ulan eşşoğlueşşek!” Bunu dedem de duyduğu için babam kızarmış, açıklamaya yeltenmiş “Annesiyle hep taksiye biniyorlar, oradan öğrenmiştir.”

         Ben o Peugeot’yu pedallarına basmadan kullandım hep. Basınca dizlerim plastiğe sürtüyor, bacaklarım sıyrılıyordu. Doğrusu akülü olmadığı için hep bir burukluk vardı arabada. Velhasıl yıllar geçti, amcam birkaç BMW değiştirdi, sonra daha ucuz olduğu için Peugeot aldı...


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder