
Şarköy’de devre mülk tutmuşuz. 1.5 veya
2.5 yaşındayım. 2.5 olmalıyım. Dedem, annem, babam, halam, babaannem, amcam,
ben kadro. Amcamın BMW’si var. Açık mavi. Bitiyorum o BMW’ye. Birçok hastalığı
bana bulaştıran amcam oldu sanırım… Eskiden alt komşumuzdu. Evinde garsonculuk oynayıp,
sallanan ata binerdim, bir de televizyon sehpası vardı; sürekli onun resmini
yapardım. Arka odası korkunçtu. Ütü tahtası, çamaşır kurutma askısı, gardırop. Eskiden
herkesin korkunç bir odası vardı. En korkuncu, dedemin evindeki tuvalette
(tuvaletteki kapı buraya açılıyordu) bulunan odaydı: İki adet karşılıklı küvet
ancak küvetler yerde değil, yerden 1 metre 60 santim kadar havada, odanın ışığı
kırmızı; karanlık oda. Odanın varlık nedenini bu travma başladıktan yıllar
sonra idrak ettim. O tuvalette kaka yapmak, pazarda annemin elimi bırakmasıyla
birlikte dünyanın en korkunç şeyiydi. Hatta çok küçükken gördüğüm ve hala
etkisinden çıkamadığım kâbusumun nedeni belki budur: Plajda annemin yanında
oturuyorum. Hava çok güneşli, şemsiyenin altında şezlongdayız. Dondurmacılar,
mısırcılar geçiyor. Annem bana bir şeyler söylüyor, bir yerden sonra
dediklerini anlayamıyorum ve sol eli (annem solak) birden uçup, plajın
arkasındaki dev apartmanların üzerinden uçup gidiyor.
Devre mülkümüz bir sitedeydi, site
karşılıklı 15-20 kadar villadan oluşuyordu ve soldan ilk evdi bizimki. Ortada
beton bir yol, yolun sonu geniş bir beton alan, alanda potalar ve park eden
arabalar, ötesi kumsal ve deniz, iki yanda ağaçlar… Lakırdıyı buraya getiren
BMW o alanda dururdu. Ben de arkadaşlarımla oynamadığım vakitlerde, oraya gidip
takla atardım betonda. Hatta bir akşam elektrik kesildi ben oradayken, bütün
çocuklar çığlık çığlığaydı ve amcam derhal arabaya atlayıp farları açtığında, o
zamana dek gördüğüm en geniş kitleye hitap eden kahraman olmuştu. Ben de
ağlamış mıydım? “Hatırlamıyorum” diye düşünürken içimi sıkıntı bastı… Evet
evet, gayet ciyaklamıştım. Bir de annemler denize girerken çok ağlamıştım
boğulacaklar diye… Hala gülerim buna. Şezlongda oturmuş, arkalarından bağırıp
sövüyordum: “Salaklar! Aptallar! Köpek balıkları yiyecek sizi! Boğulacaksınız!
Hayvanlar!” Sanırım babam civarda
değildi. Bu kadar küfür edebildiğime göre… Gerçi babam yanımdayken de küfür
etmiştim:
İki arkadaşım vardı. Biri Tolga, diğeri
Damla. Damla’dan hoşlanıyor muydum yoksa bu düşünce aile büyüklerimce sonradan
mı aşılandı bilmiyorum. Tolga fiyakalı çocuktu. Sarı, akülü bir cipi vardı.
Gördüğüm ilk akülü arabaydı. Sağ olsun arada bir tur atmama izin veriyordu. Henüz
Recaizade Mahmud Ekrem’in romanını okumadan kapıldığım “Araba Sevdası”, akülü
arabayı görünce aşka evrildi ve bir ebeveynin duymak istemeyeceği o tümceye
dönüştü: “Ben de istiyorum.”
İşin kötüsü, inatçı bir çocuktum.
İsteklerimi oyalama taktiğiyle defedemezdiniz. Dolayısıyla önce aba altından
sopa gösterdim, sonra baskı geldi ve peşi sıra dikta! Aleyhtarlarımın dayanacak
gücü kalmamıştı. Yurt dışına kaçmak, akülü araba almaktan daha maliyetliydi.
Babam neticeyi iki sözcükle ilan etti: “Tamam alacağım.”
Bekleyiş başladı. Akşamına yarım bardak
bira içildi, masaya çıkıldı. Göbek atıldı, ziller zurnalara karıştı. Hayırsız
evladını bu halde gören baba hısımları yatıştırdı “Yahu içsin neyse, bir tane
de alkolik çıksın aileden.” Kuş üzümlü kahvaltıyı, alanda atılan taklalar takip
etti. Dedem ve babam akülü arabayı getirmek üzere Valens Kemeri’nin dibine,
Saraçhane’ye yola çıktı. Haşim İşcan Geçidi bu işler için biçilmiş kaftandı.
Neyse efendim, pek olumlu uyanırmışım
Şarköy günlerinde zaten. Babaannem hep bahseder... Merdivenleri inip, salonda
oturan babaanneme dönüp “Günaydııın!” deyip gülücük atarmışım. Babamla dedem bu
bekleyişin sonunda arabayı getirdiler. Kırmızı bir Peugeot idi. Lakin bir
farklılığı vardı: Pedallıydı. Pedallı daha ucuzdu çünkü. Yine de bir heves bunu
sorgulamadan arabaya bindim. Sonrasını ben hatırlamıyorum fakat şöyle cereyan
etmiş; Arabaya binip, iki adım gidip, durup, kornaya basıp, okkalıyı
yapıştırmışım: “Önüne baksana ulan eşşoğlueşşek!” Bunu dedem de duyduğu için
babam kızarmış, açıklamaya yeltenmiş “Annesiyle hep taksiye biniyorlar, oradan
öğrenmiştir.”
Ben o Peugeot’yu pedallarına basmadan
kullandım hep. Basınca dizlerim plastiğe sürtüyor, bacaklarım sıyrılıyordu. Doğrusu
akülü olmadığı için hep bir burukluk vardı arabada. Velhasıl yıllar geçti, amcam
birkaç BMW değiştirdi, sonra daha ucuz olduğu için Peugeot aldı...

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder