18 Eki 2012

Türkiye Sineması ve Sonbahar'a Dair


            En son söyleyeceğimi başta söyleyeyim (bitiyorum şu klişe kalıplara); Özcan Alper son dönemde bu topraklardan çıkan en iyi yönetmenlerden biri. Türkiye Sineması’nın gitmek istediği yer bu ülkenin sanat anlayışı açısından beni epey umutlandırıyor. Diyebilirim ki, sanatın bu ülkede yolunu bulup, ışık saçtığı tek alan bugün sinema. Müthiş işler yapılıyor hakikaten. Üstelik müzik ve tiyatronun aksine batıya kanalize olmadan, kendi yolunu seçiyor. Bugün Türkiye Sineması; yerel bir çalgının dünyaca kabul edilmesi gibi bir mutluluk veriyor bana. Çünkü bu toprakların hikayeleri, bu toprakların yordamıyla anlatılıyor. İçinde “Dünyaya açılan popstar” gibi bir yapaylık yok. Bu “kendini daima olduğundan iyi zanneden” ülkenin insanları, seslerini dünyaya sinemayla duyuruyor.

Bugün elimizde Nuri Bilge Ceylan, Zeki Demirkubuz, Semih Kaplanoğlu, Seren Yüce, Özcan Alper ve zaman zaman bu tarafa geçen Serdar Akar, Reha Erdem var. Tuttuğu çarşafın bir ucu buraya, bir ucu Hamburg’a dayanan bir Fatih Akın var. Yine bu yolculuğa belgesel-sinemaları ile katılan Aslı Özge (Köprüdekiler), Orhan Eskiköy ve Özgür Doğan (İki Dil Bir Bavul) var. Bu yönetmenler, anlattıkları şey sarsıcı bir olay bile olsa önce kişilere yöneliyorlar. Yani “evet karakteri tanıttık, şimdi olaya geçelim” benzeri bir tutum söz konusu değil. Her şeyin başında olaya sebep olan insan ve insanı insan yapan doğa geliyor. Bu toprakları anlatan Oğuz Atay, Yaşar Kemal, Yusuf Atılgan, Sabahattin Ali, Sait Faik Abasıyanık gibi büyük yazarların (Orhan Pamuk ve İhsan Oktay Anar’ın nesline sıra gelmemiş olabilir henüz) da başarısıdır bu. İnsana tek açıdan bakmamak, insanları dışarıdan yargılamamak sinemaya yansıyan büyük öğretilerdir. İzledikçe görüyoruz ki: Bizi kendimize asıl sorgulatan bize benzeyen, biz misali insanlardır. Bir büyük soygun hikayesi sürükleyicidir ama sanatın gerçek ve yüce vasfını yerine getiren bu bireysel ve toplumsal çözümlemelerdir. Bir Zamanlar Anadolu’da filmindeki muhtarın evidir hayata benzeyen. Güzel olanın korkunçluğu buradan gelir.

Genelde Dostoyevski’ye benzetirler son dönem yönetmenlerinin hikaye işleyişini. Tabi ki hepsi Dostoyevski’den ve birbirlerinden büyük farklılıklar da taşır ancak kastedilmek istenen şey doğrudur. Dostoyevski insanları yargılamaz, an’ları müthiş vurgular ve hayattan daha gerçekçidir. Orhan Pamuk okurken sonraki sayfada ne olduğunu biliriz ancak okumaya devam ederiz. Tılsımdır bu. Sanat tılsımdır. Darısı bu topraklardaki tüm sanatçıların ve sanat akımlarının başına. Bunun önünde duran en büyük engel okullardaki öğretidir. Yukarıdaki yönetmenler bu öğretileri geliştirip-kırıp bir ekol yaratmışlardır. Üzerine mutlaka düşünülmelidir.


Daha fazla kafa şişirmeden filme geçelim. Sayfalarca yazabilirim çünkü yukarıdaki konuda. Bir sosyalistin hapishaneden çıktıktan sonraki hayatını anlatıyor Özcan Alper (Hayata Dönüş Operasyonu mu desek?). Hikayemiz Artvin’de geçiyor. Aslında çok özüne inelim; film sessiz bir çığlığı anlatıyor. Hopa’nın doğasının yanı sıra, baş kahramanımız Yusuf’un kendi içindeki sorgusu güzel olan. Her şey birbirine o kadar bağlı ki, konuya bir yerinden dalarsam izlerken tadınız kaçabilir. Filmdeki fotoğrafları, özellikle Serkan Keskin’in oyunculuğunu çok beğendim. Birkaç tanıdık, Yusuf’un evini ziyaret edip kalkarken, Mikail’in uyuyan çocuğu kucaklayıp gitmesiydi damarıma basan.

“Her sonbaharın dönüşü var” diyor bu filme dair; yönetmen Özcan Alper. Umarım öyledir.

Filmin Notu: 8.4 / 10

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder