En son
söyleyeceğimi başta söyleyeyim (bitiyorum şu klişe kalıplara); Özcan Alper son dönemde
bu topraklardan çıkan en iyi yönetmenlerden biri. Türkiye Sineması’nın gitmek
istediği yer bu ülkenin sanat anlayışı açısından beni epey umutlandırıyor.
Diyebilirim ki, sanatın bu ülkede yolunu bulup, ışık saçtığı tek alan bugün
sinema. Müthiş işler yapılıyor hakikaten. Üstelik müzik ve tiyatronun aksine
batıya kanalize olmadan, kendi yolunu seçiyor. Bugün Türkiye Sineması; yerel
bir çalgının dünyaca kabul edilmesi gibi bir mutluluk veriyor bana. Çünkü bu
toprakların hikayeleri, bu toprakların yordamıyla anlatılıyor. İçinde “Dünyaya
açılan popstar” gibi bir yapaylık yok. Bu “kendini daima olduğundan iyi
zanneden” ülkenin insanları, seslerini dünyaya sinemayla duyuruyor.
Bugün elimizde
Nuri Bilge Ceylan, Zeki Demirkubuz, Semih Kaplanoğlu, Seren Yüce, Özcan Alper ve
zaman zaman bu tarafa geçen Serdar Akar, Reha Erdem var. Tuttuğu çarşafın bir
ucu buraya, bir ucu Hamburg’a dayanan bir Fatih Akın var. Yine bu yolculuğa
belgesel-sinemaları ile katılan Aslı Özge (Köprüdekiler), Orhan Eskiköy ve Özgür
Doğan (İki Dil Bir Bavul) var. Bu yönetmenler, anlattıkları şey sarsıcı bir
olay bile olsa önce kişilere yöneliyorlar. Yani “evet karakteri tanıttık, şimdi
olaya geçelim” benzeri bir tutum söz konusu değil. Her şeyin başında olaya
sebep olan insan ve insanı insan yapan doğa geliyor. Bu toprakları anlatan Oğuz Atay,
Yaşar Kemal, Yusuf Atılgan, Sabahattin Ali, Sait Faik Abasıyanık gibi büyük
yazarların (Orhan Pamuk ve İhsan Oktay Anar’ın nesline sıra gelmemiş olabilir
henüz) da başarısıdır bu. İnsana tek açıdan bakmamak, insanları dışarıdan
yargılamamak sinemaya yansıyan büyük öğretilerdir. İzledikçe görüyoruz ki: Bizi
kendimize asıl sorgulatan bize benzeyen, biz misali insanlardır. Bir büyük
soygun hikayesi sürükleyicidir ama sanatın gerçek ve yüce vasfını yerine
getiren bu bireysel ve toplumsal çözümlemelerdir. Bir Zamanlar Anadolu’da
filmindeki muhtarın evidir hayata benzeyen. Güzel olanın korkunçluğu buradan
gelir.
Genelde
Dostoyevski’ye benzetirler son dönem yönetmenlerinin hikaye işleyişini. Tabi ki
hepsi Dostoyevski’den ve birbirlerinden büyük farklılıklar da taşır ancak
kastedilmek istenen şey doğrudur. Dostoyevski insanları yargılamaz, an’ları
müthiş vurgular ve hayattan daha gerçekçidir. Orhan Pamuk okurken sonraki
sayfada ne olduğunu biliriz ancak okumaya devam ederiz. Tılsımdır bu. Sanat
tılsımdır. Darısı bu topraklardaki tüm sanatçıların ve sanat akımlarının
başına. Bunun önünde duran en büyük engel okullardaki öğretidir. Yukarıdaki
yönetmenler bu öğretileri geliştirip-kırıp bir ekol yaratmışlardır. Üzerine
mutlaka düşünülmelidir.
Daha fazla
kafa şişirmeden filme geçelim. Sayfalarca yazabilirim çünkü yukarıdaki konuda.
Bir sosyalistin hapishaneden çıktıktan sonraki hayatını anlatıyor Özcan Alper
(Hayata Dönüş Operasyonu mu desek?). Hikayemiz Artvin’de geçiyor. Aslında çok
özüne inelim; film sessiz bir çığlığı anlatıyor. Hopa’nın doğasının yanı sıra,
baş kahramanımız Yusuf’un kendi içindeki sorgusu güzel olan. Her şey birbirine
o kadar bağlı ki, konuya bir yerinden dalarsam izlerken tadınız kaçabilir.
Filmdeki fotoğrafları, özellikle Serkan Keskin’in oyunculuğunu çok beğendim.
Birkaç tanıdık, Yusuf’un evini ziyaret edip kalkarken, Mikail’in uyuyan çocuğu
kucaklayıp gitmesiydi damarıma basan.
“Her
sonbaharın dönüşü var” diyor bu filme dair; yönetmen Özcan Alper. Umarım
öyledir.
Filmin Notu: 8.4 / 10

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder